>> Müteahhitten/Yükleniciden Daire Alanların Yasal Durumu Nedir

 

MÜTEAHHİTTEN DAİRE ALIRKEN, ASLINDA NASIL BİR HUKUKİ BÜTÜNÜN PARÇASI HALİNE GELİNDİĞİNİN PEK FARKINDA OLUNMAMAKTA. VAADLER GEÇLEŞMEYİP DE, ÖDENEN YÜKSEK MEBLAĞLI PARALARIN İADESİ YA DA YARIDA KALMIŞ İNŞAATİN TAMAMLANMASI SÖZKONUSU OLUNCA KAFALAR KARIŞMAKTA, PARA ÖDEMEKLE MÜLKİYETİ KAZANDIĞINI SANAN MAĞDURLAR KENDİLERİNİ BİR SORUN SARMALI İÇİNDE BULMAKTADIRLAR..

I-KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNİN ŞEKLİ VE GEÇERLİLİK KOŞULLARI

Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri eser sözleşmeleri kapsamında değerlendirilmekle birlikte içinde satım sözleşmelerini ve mülkiyeti devir borcunu da barındıran karma nitelikli bir sözleşme türüdür. Bu nedenle eser sözleşmeleri ile kat karşılığı inşaat sözleşmeleri şekil ve geçerlilik koşulları bakımından farklı hükümlere tabidir.

Eser sözleşmeleri için yasada bir biçim koşulu öngörülmemiştirr. Eser sözleşmesinin yazılı şekilde veya resmi şekilde yapılması zorunlu değildir ancak akdi ilişkinin reddi halinde HMK’nın 200. ve devamı maddeleri gereğince eser sözleşmesinin değeri gözetilerek yazılı delille kanıtlanması gerekmektedir. Karşı tarafın açık onayı olmadıkça akdi ilişkinin varlığı tanık delili ile kanıtlanamayacağı gibi yazılı delil başlangıcı bulunmaması halinde de yine tanık delili ile eser sözleşmesinin ispatı mümkün değildir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 29/03/2012 tarih 2011/1028 Esas 2012/2110 Karar)

Kural olarak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 237., Medeni Kanun’un 706., Noterlik Kanunu’nun 60. ve 89., Tapu Kanunu’nun 26. maddelerindeki düzenlemelere göre tapu sicil müdürlüğünce ve noterlerce düzenleme şeklinde yapılması zorunludur. Bu sözleşmelere ilişkin şekil şartı ispat şartı olmayıp geçerlilik şartıdır. Şekille ilgili kural emredici nitelikte olduğundan şekil noksanlığı sebebiyle sözleşmenin geçerli olup olmadığını, bu yönde bir savunma bulunmasa dahi hâkimin görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 12/10/2011 tarih, 2010/4469 Esas 2011/5875 Karar )

Arsa payı (kat karşılığı) inşaat sözleşmeleri Noterlik Kanunu’nun 60 ve 89. maddeleri gereğince noter tarafından düzenleme şeklinde yapılması gerekmektedir. İmza onayı yapılması suretiyle onaylama şeklinde yapılan sözleşmeler geçerli değildir. Ancak Noterlik Kanunu’nun 88/1. maddesi gereğince haricen hazırlanan sözleşmelerin düzenleme şeklinde yapılan noter senedi metnine işlenmesi halinde harici sözleşme düzenleme şeklindeki noter sözleşmesi metnine dâhil olduğundan bu sözleşmelerde resmi şekilde yapılmış kabul edilmektedir.

Bu kuralın iki istisnası mevcuttur. Resmi şekilde yapılmamış olmakla birlikte arsa payı sahibi tarafından tapuda devir yapılması halinde biçim koşuluna ilişkin eksikliğin giderildiği kabul edilmektedir. Bir diğer istisna ise eserin veya sözleşmede kararlaştırılan işlerin büyük ölçüde bir başka deyişle tamamına yakını tamamlanmış ve iş sahibi tarafından kabule icbar edilebilecek düzeye getirilmiş ise şekle aykırılığın ileri sürülmesi TMK’nın 2/II. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması sayılmaktadır. (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 29/03/2012 tarih 2011/1028 Esas 2012/2110 Karar)

Eserin tamamına yakınının bitirilmiş olmasından veya iş sahibi tarafından kabule icbar edilecek derecede büyük ölçüde tamamlanmış olmasından kasıt Yargıtay uygulamalarına göre özellikle kamu ihalelerinde işin %95’inin tamamlanması halinde geçici kabule hazır hale geldiği kabul edildiğinden bu orana yakın oranlar esas alınmaktadır. Ancak her somut olayın özelliğine göre işin niteliği ve büyüklüğüne göre kesin ve sabit bir oran olmaksızın işin büyük ölçüde tamamlanmış sayılacağı durumlarda da şekle aykırı ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması sayılacağı kabul edilmektedir.

Hisseli taşınmazlarda Medeni Kanun’un 692. maddesi gereğince tapuda pay sahibi tüm hissedarların sözleşmeye katılımı sözleşmenin geçerliliği yönünden zorunludur. Ancak tüm hissedarların aynı sözleşmede yer alması zorunlu olmayıp ayrı ayrı sözleşmeler yapılmak suretiyle tüm hissedarları kapsam dışında bırakmayacak şekilde yapılan sözleşmelerde geçerli kabul edilmektedir.

Mülkiyet devir borcu doğurmayan (arsa payı karşılığı olmayan) eser sözleşmelerinde resmi ve yazılı şekil koşulu bulunmamaktadır. Ancak akdi ilişkin inkârı halinde sözleşmenin yazılı olması ispat koşuludur.

Sözleşme değişikliklerinde uyulması gereken biçim koşulu ile ilgili 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 13. maddesi değerlendirilerek, maddeye göre kanunda yazılı şekilde yapılması öngörülen sözleşmelerin değiştirilmesinin de aynı şekle tabi olduğu, ancak tamamlayıcı yan hükümlerin bu kuralın dışında bulunduğu görüşü paylaşılmıştır.

Sözleşme değişikliklerinin adi yazılı ek protokolle veya kat irtifakı kurulurken düzenlenen resmi senetle yapılmasının mümkün olduğu kabul edilmiştir. Sözleşmenin adi şekilde yapılmış olmasına rağmen geçersiz olan sözleşme kısmen ifa edilmişse geçersizliğin ileri sürülemeyeceği veya ek sözleşme tarihinden uzunca bir süre geçmesine rağmen sözleşme içeriğine itiraz edilmemişse ve sözleşmenin karşı tarafı tutum ve davranışları ile karşı tarafta bu geçersiz sözleşmenin uygulanacağı konusunda güven yaratılmışsa, sözleşmeye uyulacağı inancıyla hareket edildiğinden, ek sözleşmenin geçersizliğinin ileri sürülmesinin dürüstlük kuralına uymayacağı, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde bulunduğu uygulamadan örneklerle açıklanarak kabul edilmiştir.

II) ESER VE KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDE GÖREVLİ MAHKEME

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde Ticaret, Asliye Hukuk ve Tüketici Mahkemelerinin tarafların sıfatı ve sözleşmelerin niteliğine göre görevli olabileceği hususları değerlendirilmiştir.

Ticaret Mahkemeleri ile Asliye Hukuk Mahkemeleri arasındaki ilişki 6335 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle görev ilişkisi haline getirilmiştir. TTK’nın 4 ve 5. maddeleri gereğince Ticaret Mahkemelerinin görev alanı her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili hukuk davaları, Ticaret Kanunundan kaynaklanan davalar, TTK’nın 4. maddesinde sayılan davalar ve özel kanunlarda Ticaret Mahkemesinin görevli kılındığı davalar olarak tespit edilmiştir. Buna göre sözleşmenin her iki tarafı da tacir ise inşaat sözleşmesi her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olduğundan Ticaret Mahkemelerinin görevli olduğu,

Arsa sahiplerinin gerçek kişi olması veya her iki tarafın da tacir olmadığı bir tarafın tacir olduğu sözleşmeden kaynaklanan davalarda Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu,

Yükleniciden daire alacağını temlik alan kişilerin ise 4077 Sayılı Yasanın 4/c kapsamında konut amaçlı taşınmaz edinen kişiler tüketici sayıldığından Tüketici Mahkemelerinin görevli olduğu, bu durumda gerek yüklenici gerekse arsa sahibi arasında zorunlu dava arkadaşlığı olduğundan her ikisinin davalı olduğu davalarda Tüketici Mahkemelerinin görevli olduğu konusunda görüş birliği oluşmuştur. (Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 18/12/2012 tarih, 2012/12602 Esas 2012/14496 Karar)

Ancak Yargıtay 13. H.D ve 14. H.D ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu arasında birden fazla daire alınması durumunda hangi mahkemenin görevli olacağı konusunda görüş farklılığı bulunmaktadır. Yargıtay H.G.K birden fazla daire alınması halinde satın almanın ticari amaçlı olduğu gerekçesiyle genel mahkemelerin görevli olduğu görüşündedir. Bu konu grubumuzda müzakere edilmiş, salt birden fazla daire alınmasının ticari amaç olduğunun göstermeyeceği, somut olayın özelliklerine göre daire satın alanın birinci derece yakınlarının konut ihtiyacı için daire aldığını savunması ve daire sayısının bu ihtiyaçla uyumlu olması halinde yine 4077 Sayılı Yasa kapsamında konut amaçlı taşınmaz alımının söz konusu olduğu ve Tüketici Mahkemelerinin görevli sayılması gerektiği görüşüne varılmıştır.

III)KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİ UYARINCA TARAFLARCA AÇILACAK DAVA TÜRLERİ

Uygulamada kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarla ilgili arsa sahibi tarafından, yüklenici tarafından ve yükleniciden kazanılan kişisel hakka dayanarak üçüncü kişiler tarafından dava açılabileceği görüşü paylaşılmıştır. Uygulamada rastlanan dava türlerinden örnekler verilerek sıkça rastlanan tapu iptal tescil davaları, fesih davaları, kira kaybı, gecikme tazminatı, ifaya ekli cezai şart, ifaya izin, eksik iş ve ayıptan kaynaklanan dava türleri ana hatları ile değerlendirilmiştir.

A)Arsa Sahibi Tarafından Açılacak Davalar

Sözleşmenin aynen ifası

İfaya izin davası

Eksik ve kusurlu işler bedeli davası

Gecikme tazminatı – Cezai şart

(Sözleşmenin ifası süresinde içinde oturacağın evin kira bedeline ilişkin)

Uyarlama Davası

Tapuyu Peşin Devretmişse Kendisine İsabet Eden Bölümler Yönünden Tapu İptali ve Tescil Davası

Sözleşmenin Feshi ve Yıkım, Menfi Müdahale Davası

Fesih Nedeniyle Uğradığı Zararlar Davası

B)Yüklenici Tarafından Açılacak Davalar

Fesih Halinde İmalat Bedeli Davası

Haksız Fesih Halinde Kar Kaybı Davası

Tapunun Geç Verilmesinden Doğan Tazminat Davası

İlave İşler Bedeli Davası

Hak Edilen Bağımsız Bölümler Yönünden Tapu İptal ve Tescil Davası

Uyarlama Davası

Cezai Şart Davası

C)Yükleniciden Kazanılan Kişisel Hakka Dayalı Üçüncü Kişi Tarafından Açılacak Davalar

Üçüncü kişi tarafından açılan mülkiyetin aktarımı davaları

Tazminat davaları

IV) SÖZLEŞMENİN FESHİ (İLERİYE ETKİLİ FESİH – GERİYE ETKİLİ FESİH)

Fesih sözleşme ilişkisinin sona erdirilmesidir. Kural olarak muhatabına ulaştığı anda hukuki sonuçlarını doğurur yalnız kat karşılığı inşaat sözleşmeleri tapuda mülkiyeti nakil borcu doğuran sözleşmeler olduğu için bu nevi sözleşmelerin tek taraflı olarak fesih mümkün değildir.

Fesih rızai fesih ve kazai fesih olarak ikiye ayrılır. Taraflar sözleşmenin feshi konusunda karşılıklı olarak ihtar göndermişlerse ve iradeleri sözleşmenin feshi konusunda uyuşmuş ise sözleşmenin rızaen feshedilmiş sayıldığı kabul edilir. Sözleşmenin fesih tarihi karşı tarafın cevabi ihtarının düzenlendiği tarihtir.

Sözleşmenin feshi ihbar edilmemiş olsa dahi tarafların aralarında birlikte düzenleyecekleri bir protokol ve tutanakla da sözleşmenin rızaen feshi mümkündür.

Tarafların sözleşmenin rızaen feshi konusunda iradeleri birleşmemişse fesih ancak mahkeme kararı ile mümkün olacağından bu şekilde yapılan feshe kazai fesih adı verilir.

Kazai fesih ileriye etkili veya geriye etkili olarak yapılabilir.

Geriye etkili fesihte sözleşmenin tasfiyesi para olarak, ileriye etkili fesihte ise sözleşmenin tasfiyesi tapu olarak yapılır, inşaatın gerçekleştirilen fiziki seviyesine göre yüklenicinin hak ettiği bağımsız bölüm sayısı ve bu bağımsız bölümlerin hangileri olduğu belirlenir.

Ancak geçerli olarak kurulmuş sözleşmenin feshine karar verilir, sözleşme şekil eksikliği veya içeriğinin kanuna ahlaka ve adaba aykırı olması nedeniyle geçersizse bu durumda sözleşmenin geçersiz olduğunun tespiti kararı verilmesi ile yetinilir. Ayrıca fesih kararı verilmez.

Kaynakca:

http://www.xn--ferdaalgn-u3a13f.av.tr/ 23-26 MAYIS 2013 tarihlerinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Gerçekleştirdiği Hukuki Müzakere Toplantılarında Özel Hukuk 4. Grup tarafından hazırlanmıştır.

Posted in -->> Yapı Kooperatifleri-Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri-Cezai Şart, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment

>> Yurtdışı Borçlanma-Sigortalılık Başlangıcı-Emeklilik Statüsü

T.C.
YARGITAY
10. HUKUK DAİRESİ
E. 2013/864
K. 2013/2266
T. 14.2.2013

• SİGORTALILIK BAŞLANGIÇ TARİHİNİN TESPİTİ İSTEMİ ( Fransız Sosyal Güvenlik Rejimine İlk Tabi Olunan Tarihi de İçerecek Şekilde Yurtdışı Borçlanmasının Usulünce Yapılması Halinde Mümkün Olduğu – Henüz Yapılmış Bir Borçlanma İşlemi Bulunmadığı )
• YURTİÇİ ÇALIŞMASI VE VE SİGORTALILIK TESCİLİ BULUNMAYAN DAVACININ YAPACAĞI BORÇLANMA ( 3201 S.K. Kapsamında Yapılmak İstenilen Borçlanmanın 5510 S.K. Md. 4/I-b Kapsamında Değerlendirilmesi Gerektiği – 5510 S.K. Md.4/I-a Kapsamında Değerlendirilemeyeceği )
• YURTDIŞI BORÇLANMASI ( Sigortalılık Başlangıç Tarihinin Fransız Sosyal Güvenlik Mevzuatına İlk Tabii Olunan Tarih Olduğunun Tespiti İsteminde Henüz Yapılmış Bir Borçlanma İşlemi Bulunmadan Sigorta Başlangıcına İlişkin Kabulün Eksik İncelemeye Dayalı Olduğu )
• FRANSA’DA YAPILAN ÇALIŞMA ( Davacının Yurtiçi Çalışması ve Sigortalılık Tescili Bulunmadığı – Fransa İle Türkiye Arasındaki Sosyal Güvenlik Sözleşme Hükmünün Uygulanabilmesi İçin Borçlanmanın Usulünce Yapılması Halinde Mümkün Olduğu/Borçlanmanın 5510 S.K. Md.4/I-b Kapsamında Değerlendirileceği )

2709/m.90
3201-1/m.4/1-a, 5
5510/m.4/I-a, m.4/I-b

ÖZET : Dava, sigortalılık başlangıç tarihinin, Fransız sosyal güvenlik mevzuatına ilk tabii olunan tarih olduğunun tespiti ile, yurtiçi çalışması ve sigortalılık tescili bulunmayan davacının yapacağı borçlanmanın, 5510 sayılı Yasanın 4/I-a kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin tespiti istemlerine ilişkindir.
Mahkemenin, henüz yapılmış bir borçlanma işlemi bulunmadan, sigorta başlangıcına ilişkin kabulü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa Cumhuriyeti arasında aktedilen Sosyal Güvenlik Sözleşme hükmünün uygulanabilmesi; davacı tarafa yöntemine uygun şekilde verilecek mehille, Fransız sosyal güvenlik rejimine ilk tabi olunan tarihi de içerecek şekilde yurt dışı borçlanmasının usulünce yapılması halinde mümkün olup, bu husus gözetilmeksizin, sigorta başlangıcına hükmedilmesi isabetli görülmemiştir. 3201 sayılı Yasa kapsamında yapılmak istenilen borçlanmanın, 5510 sayılı Yasanın 4/I-b maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmekte olup, 4/I-a maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini öngören mahkeme kabulü yerinde değildir.

DAVA : Davacı, sigorta başlangıç tarihinin 01.01.1983 olduğunun tespitini, 31.07.2012 günlü borçlanma talebinin 5510 sayılı Yasanın 4/I-a kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin tespitini istemiştir.
Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir.
Hükmün, davalı Kurum Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Şerafettin Özyürür tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Dava, sigortalılık başlangıç tarihinin, Fransız sosyal güvenlik mevzuatına ilk tabii olunan 01.01.1983 tarihi olduğunun tespiti ile, yurtiçi çalışması ve sigortalılık tescili bulunmayan davacının, 3201 sayılı Yasa kapsamında yapacağı borçlanmanın, 5510 sayılı Yasanın 4/I-a kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin tespiti istemlerine ilişkindir.
Mahkeme, davacının ilk sigortalılık başlangıcının, Fransız sosyal güvenlik mevzuatına tabi olunan 01.01.1983 tarihi olduğunun tespitine ve 31.07.2012 günlü borçlanma talebinin, 5510 sayılı Yasanın 4/I-a maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin tespitine karar vererek, davayı kabul etmiştir.
A-Mahkemenin, henüz yapılmış bir borçlanma işlemi bulunmadan, sigorta başlangıcına ilişkin kabulü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa Cumhuriyeti arasında aktedilen Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin, konuya ilişkin 30.maddesinin 1.bent hükmü, bir işçinin Türk mevzuatına tabi olmadan önce Fransız Sosyal Güvenlik rejimlerinden birine tabi olmuşsa Fransız mevzuatına ilk tabi olunan tarihin, Türkiye’de Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına ilk defa tabi olduğu tarih olarak kabul edileceğini öngörmüştür.
Ancak, anılan sözleşme hükmünün uygulanabilmesi; davacı tarafa yöntemine uygun şekilde verilecek mehille, Fransız sosyal güvenlik rejimine ilk tabi olunan tarihi de içerecek şekilde ( somut olayda 01.01.1983 ) yurt dışı borçlanmasının usulünce yapılması halinde mümkün olup, bu husus gözetilmeksizin, yazılı şekilde sigorta başlangıcına hükmedilmesi isabetli görülmemiştir.
B-31.07.2012 tarihli borçlanma talebinin 5510 sayılı Yasanın 4/I-a maddesi kapsamında değerlendirilmesine yönelik mahkeme kabulüne gelince;
Yurtiçi sigortalılık tescili ve çalışması bulunmayan davacı, 31.07.2012 günlü borçlanma başvurusuyla, Fransa’da geçen yurt dışı sürelerini 3201 sayılı Yasa kapsamında borçlanmak istemiş, 01.01.1983-31.12.2002 tarihleri arası 5.400 günlük yurtdışı çalışmalarına ilişkin olarak, 5510 sayılı Yasanın 4/I-b maddesi kapsamında yapılan değerlendirme ile, borçlanma bedeli belirlenmiştir.
Davada uyuşmazlık, yurtiçi çalışması ve sigortalılık kaydı bulunmayan, 01.01.1983 tarihinden itibaren Fransa sosyal güvenlik mevzuatına tabi şekilde çalışan ve Fransa’da geçen çalışma süreleri, yapılan borçlanma başvurusu üzerine 5510 sayılı Yasanın 4/I-b maddesi kapsamında değerlendirilen davacının; 3201 sayılı Yasa kapsamındaki borçlanma süresinin 5510 sayılı Yasanın 4/I-a maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine ilişkindir.
Uyuşmazlık tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 17.04.2008 tarihli 5754 sayılı Yasanın 79.maddesiyle değişik 3201 sayılı Yasının 3.maddesi “Bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilenler ile yurt dışında çalışmakta iken veya yurda kesin dönüş yaptıktan sonra ölenlerin Türk vatandaşı olan hak sahipleri sigortalının Türkiye’de hiçbir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi çalışması yoksa Sosyal Güvenlik Kurumuna, Türkiye’de çalışması varsa en son tabi olduğu sosyal güvenlik kuruluşuna müracaat etmek suretiyle bu Kanunla getirilen haklardan yararlanırlar.
Sosyal güvenlik sözleşmeleri uygulanmak suretiyle kendilerine veya hak sahiplerine kısmi aylık bağlanmış olanların borçlanma işlemleri aylık aldıkları sosyal güvenlik kuruluşunca yapılır.”hükmünü içerirken;
Yine aynı Yasayla 3201 sayılı Yasanın 5.maddesine 4.fıkra hükmü olarak eklenen ek fıkra ile de; “Yurtdışı hizmet borçlanmasına ait süreler 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa göre hangi sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının belirlenmesinde; Türkiye’de sigortalılıkları varsa borçlanma talep tarihindeki en son sigortalılık haline göre, sigortalılıkları yoksa aynı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendi kapsamında geçmiş sigortalılık süresi olarak kabul edilir.” Hükmü getirilmiştir.
Anılan 5754 sayılı Yasa ile, 3201 sayılı Yasada yapılan değişiklikler ve getirilen ek düzenlemelere birlikte bakıldığında; başvurulacak kuruluşların belirlenmesinde, eski 3.maddede öngörülen değişik hallerden tümüyle vazgeçilmiş ve sadece; Türkiye’de sigortalılıkları varsa borçlanma talep tarihindeki en son sigortalılık haline göre, sigortalılıkları yoksa aynı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının ( b ) bendi kapsamında geçmiş sigortalılık süresi olarak değerlendirileceği öngörülmüştür. Yasanın bu açık hükmü karşısında, artık borçlanılan sürelerin, mülga diğer sosyal güvenlik kanunları kapsamında bir sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesi imkanı ortadan kalkmıştır. Yani , Türkiye’de hiçbir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi çalışması bulunmayan kişilerin, 3201 sayılı Yasaya dayalı borçlanma sürelerinin 5510 sayılı Yasanın 4/I-b kapsamında sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesi yasal bir zorunluluk haline gelmiştir.
Öte yandan, Anayasamızın 90/ son maddesi uyarınca, yöntemince yürürlüğe konulmuş Uluslararası sözleşmeler kanun hükmünde olduğu gibi, normlar hiyerarşisi yönünden uluslararası sözleşme kurallarına uygulamada yasal güç tanınmakta ve bu kuralların uygulanma önceliği haiz bulunmaktadır.
Türkiye – Fransa arasında aktedilen Sosyal Güvenlik Sözleşmesinde, Türk sosyal güvenlik mevzuatına tabi olmadan önce, Fransa sosyal güvenlik rejimine tabi olunması halinde, Fransa sosyal güvenlik rejimine tabi olunan tarihin, Türkiye’de Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortalarına ilk defa tabi olduğu tarih olarak kabul edileceği yönünde açık hüküm bulunurken; söz konusu Uluslararası sözleşmede, yurtdışında geçirilen çalışma sürelerinin, akit ülke mevzuatına göre sosyal güvenlikleri bakımından değerlendirilmesi aşamasında, hangi sigortalılık niteliğine göre borçlanılabileceği konusunda açık ve özel bir düzenleme de yer almamaktadır.
Bu durumda, 3201 sayılı Yasa kapsamında yapılmak istenilen borçlanmanın, 5510 sayılı Yasanın 4/I-b maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmekte olup, aksini öngören mahkeme kabulü yerinde değildir.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın, eksik inceleme ve değerlendirmeyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O hâlde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün BOZULMASINA, 14.02.2013 gününde Oy Birliğiyle karar verildi.

Posted in >> Yurtdışı Borçlanma-Sigortalılık Başlangıcı-Emeklilik Statüsü, ANASAYFA | Tagged , , , , , | Leave a comment

Sözleşmelerde Cezai Şart-Yapı Kooperatifleri-Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri

T.C. YARGITAY

 

15.Hukuk Dairesi

Esas:  2007/2159

Karar: 2008/1743

Karar Tarihi: 18.03.2008

 

 

ÖZET: Sözleşmede inşaatın süresinde bitirilmemesi halinde mal sahibine aylık ceza ödeneceği kararlaştırılmıştır. Bu hüküm ifaya ekli ceza olup, talep edilebilmesi için sözleşmenin feshedilmemiş olması ya da fesih halinde dahi talep edilebileceğinin sözleşmede kararlaştırılmış olması gerekir. Taraflar arasındaki sözleşmenin feshine karar verilmiş olup, sözleşmede fesih halinde dahi cezanın istenebileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. Mahkemece talep edilen cezanın reddine karar verilmesi gerekir.

 

 

(818 S. K. m. 158, 355)

 

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

 

Karar: Dava BK.nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinin bir türü olan kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

 

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

 

2- Davacı arsa sahibi, davalı ile yapmış oldukları 30.04.2004 tarihli kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince davalının 289 ada 3 parsel sayılı taşınmaza inşaat yapmayı üstlendiği, işin sözleşme gereğince Haziran 2006′da bitirilip teslim edilmesi gerekirken, teslim tarihinden itibaren 8 ay geçmesine rağmen inşaatın %59 oranında gerçekleştirildiğini iddia ederek, sözleşmenin geriye etkili olarak feshi ile sözleşmede kararlaştırılan cezai şart olarak 2.000,00 YTL ve kira tazminatı olarak da 12.000,00 YTL.nin tahsilini talep etmiştir.

 

Mahkemece yapılan keşif sonucunda alınan bilirkişi raporunda A bloğun %68, B bloğun da %60 oranında tamamlandığının açıklanmış olmasına ve sözleşmede kararlaştırılan sürenin dolmuş bulunmasına göre, sözleşmenin geriye etkili olarak feshedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

 

Ancak, sözleşmenin birinci maddesinde inşaatın süresinde bitirilmemesi halinde mal sahibine aylık 250.000.000 TL. (250,00 YTL) ceza ödeneceği kararlaştırılmıştır. Bu hüküm BK.nun 158/II. maddesinde düzenlenen ifaya ekli ceza olup, talep edilebilmesi için sözleşmenin feshedilmemiş olması ya da fesih halinde dahi talep edilebileceğinin sözleşmede kararlaştırılmış olması gerekir. Taraflar arasındaki sözleşmenin feshine karar verilmiş olup, sözleşmede fesih halinde dahi cezanın istenebileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. O halde mahkemece talep edilen cezanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmiş olması doğru olmamıştır.

 

Bundan ayrı davada kira kaybı talep edilmiş, mahkemece bu talebin de kabulüne karar verilmiştir. Kira kaybı müspet zarar kapsamında olup, fesih halinde bu tür zarar talep edilemez. Mahkemece bu talebin de reddi gerekirken aksi yönde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı bulunmuş kararın bozulması gerekmiştir.

 

Sonuç: Yukarıda 1. bentte yazılı nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kararın temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 18.03.2008 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

 

Sinerji Mevzuat ve İçtihat Programı

Posted in -->> Yapı Kooperatifleri-Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri-Cezai Şart, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , | Leave a comment

EVLAT EDİNME İŞLEMİNİN İPTALİ İSTEMİNDE DAVA SÜRESİNE İLİŞKİN ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesinin E: 2012/35, K: 2012/203 Sayılı Kararı

12 Temmuz 2013 CUMA Resmî Gazete Sayı : 28705
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2012/35

Karar Sayısı : 2012/203

Karar Günü : 27.12.2012

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi

İTİRAZIN KONUSU : 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde yeralan “…ve her halde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir.

I- OLAY

Aile mahkemesince, evlat edinme işleminin üzerinden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde öngörülen beş yıllık hak düşürücü sürenin geçmesi gerekçe gösterilerek reddedilen davanın temyiz incelemesini yapan ve itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi sözkonusu ibarenin iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

“Davacı, evlat edinmeyi ve bu ilişkinin kaldırılması sebebini öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl içinde dava hakkını kullanmıştır. Ancak evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçtiği için davası reddedilmiştir. Evlatlık ilişkinin kaldırılmasına ilişkin dava hakkının kullanılmasını, “evlat edinme işlemden itibaren beş yılla sınırlayan” Türk Medeni Kanununun 319. maddesi hükmü, Anayasanın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. Şöyle ki;

Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “…Türkiye Cumhuriyeti’nin, bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiş; 11. maddesi ise “Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu, kanunların Anayasaya aykırı olamayacağını”, 36. maddesi, “herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip bulunduğunu” hükme bağlamış, 13. maddesinde ise, “temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı” belirtilmiştir.

Evlat edinme ile, evlat edinenle evlatlık arasında doğal soybağına yakın bir soybağı ilişkisi kurulmaktadır.(TMK. m. 282/2) Bunun sonucu olarak evlat edinme ile, ana ve babaya ait hak ve yükümlülükler evlat edinene geçmektedir. (TMK. m. 314) Türk Medeni Kanunu, evli bir kimsenin tek başına evlat edinmesine, Kanunda sayılan belirli durumlarda izin vermiş, bunun dışında evli bir kimsenin tek başına evlat edinmesinin mümkün olmadığını, eşlerin ancak birlikte evlat edinebileceklerini hükme bağlamıştır. Kanunun “eşler ancak birlikte evlat edinebilirler” (m.306/1) hükmü ile evli bir kimsenin, birlikte evlat edinmenin imkansız olduğu bazı durumlarda tek başına evlat edinmesine imkan veren 307. maddesinin ikinci fıkrasının iptali isteği, Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla götürülmüş, Yüksek Mahkeme, 9.7.2009 tarihli, 2004/38 esas, 2009/108 karar sayılı kararıyla, bu hükümlerin Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna vararak itiraz başvurusunu reddetmiştir. Kanun, kurulmuş olan evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını gerektiren sebepleri 317. ve 318. maddesinde göstermiştir. 318. madde “evlat edinme esasa ilişkin diğer noksanlıklardan biriyle sakatsa, Cumhuriyet savcısı veya her ilgilinin, evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını isteyebileceğini…” hükme bağlamış, “noksanlıklar bu arada ortadan kalkmış veya sadece usule ilişkin olup, ilişkinin kaldırılması evlatlığın menfaatini ağır biçimde zedeleyecek olursa bu yola gidilemeyeceğini” öngörmüştür. Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilen somut olayda, evli bir kimse, birlikte evlat edinmenin imkansız olduğu Kanunda gösterilen belli durumlar bulunmadığı halde, tek başına evlat edinmiştir. Başka bir ifade ile, Kanunun izin vermediği bir evlatlık ilişkisi kurulmuştur. Kanun, 319. maddesinde dava hakkının “evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşeceğini” hükme bağlamıştır. Bu maddede öngörülen “ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkının düşeceğine” ilişkin düzenlemenin altında yatan temel sebep, evlat edinme ile kurulan soybağı ilişkisi üzerindeki çekişmeyi bitirmek ve bu ilişkinin her zaman dava ile ortadan kaldırılabilmesi imkanını vermemek suretiyle ilişkiye istikrar kazandırmaktır. Kuşkusuz kanun koyucunun bu amacı, Kanunun izin verdiği bir evlatlık ilişkisi kurulmuş ise anlaşılabilir. Ortada Kanunun kesin biçimde yasakladığı bir evlatlık ilişkisi söz konusu ise, bu ilişkinin kaldırılmasını dava etme hakkının, işlem tarihinden itibaren beş yılla sınırlandırılması, kanuna aykırı bir ilişkiyi ilelebet sürdürmek anlamına gelir ki, yasa koyucunun bunu arzulamadığı açıktır. O nedenle, madde metnindeki “ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl” ifadesi Anayasanın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmaz.

Öte yandan, Anayasanın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceğini, … bu sınırlamaların, … ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını” hükme bağlamıştır. Hukuk devletinin bir gereği olan “ölçülülük” ilkesi yasa koyucu için bağlayıcıdır. Bu ilke, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında vurgulandığı gibi “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerini içerir. “Elverişlilik”, getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik”, getirilen kuralın, ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise, getirilen kural ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade eder. (Anayasa Mahkemesinin 27.10.2011 tarihli 2010/71 esas, 2011/143 karar sayılı kararı.) Ölçülülük ilkesi nedeniyle Devlet, sınırlamadan beklenen kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. İtiraz konusu kural, “dava hakkını” ölçüsüz şekilde sınırladığından Anayasanın 13. maddesine ve Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” şeklindeki 11. maddesine aykırı bir düzenlemedir. Anayasaya göre “herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Bu hak, Anayasa’da herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmamıştır. İtiraz konusu kural, kişinin dava açma hakkını ölçüsüz bir şekilde sınırlandırmakta ve hakkın özüne dokunmaktadır. Somut olayda davacının, eşi sağ iken böyle bir dava açmakta korunmaya değer bir hukuki yararı bulunmadığından (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 7.12.1955 tarihli ve 11/24 sayılı kararı.) o ancak eşinin ölümünden sonra bu hakkını kullanabilecektir. Böyle bir halde, evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmiş ise, başka bir ifade ile, olayda olduğu gibi eşi, evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçtikten sonra ölmüş ise, işlem üzerinden beş yıl geçmiş olduğu için davacı hiçbir zaman dava açamayacak demektir. O nedenle sözü edilen kuralın, “hak arama özgürlüğünün” özüne dokunduğundan Anayasanın 36. maddesine de aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi; kocanın soybağının reddi davası açma hakkını “her halde doğumdan başlayarak beş yılla” sınırlayan Türk Medeni Kanununun 289. maddesinin birinci fıkrasındaki “…her halde doğumdan başlayarak beş yıl. .” ibaresini, 25.6.2009 tarihli, 2008/30 esas, 2009/96 karar sayılı kararıyla Anayasaya aykırı bulmuş ve iptal etmiştir (R.G. 7.10.2009 gün ve 27369 sayı.) Babalık davasında da, çocuğun dava hakkını ergin olduğu tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süreye bağlayan Türk Medeni Kanununun 303. maddesinin ikinci fıkrasındaki “…hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar…” hükmünü, 27.11.2011 tarihli, 2010/71 esas, 2011/143 karar sayılı kararıyla yine Anayasaya aykırı görerek iptal etmiş, bu hükmün iptali nedeniyle aynı maddenin ikinci fıkrasının kalan bölümünün de uygulanma olanağı kalmadığından iptaline karar vermiştir. (R.G. 7.2.2012 gün, 28197 sayı) Bu kararlarda ortaya konulan iptal gerekçeleri, evlat edinenle evlatlık arasındaki soybağı tesis eden “evlat edinme işleminin kaldırılması davası” için de geçerli olmak gerekir.

KARAR: Yukarıda açıklanan sebeplerle;

1- Davada uygulanacak kural niteliğinde olan Türk Medeni Kanununun 319. maddesinde yer alan “…ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl…” şeklindeki düzenlemenin; Anayasanın 2, 11, 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu kanaatine varıldığından, sözü edilen hükmün iptali için, Anayasanın 152′nci ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 40′ncı maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunulmasına,

2- Temyiz incelemesi bakımından, Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunun bekletici mesele sayılmasına, Anayasanın 152/3. ve 6216 sayılı Kanunun 40/5. maddesi gereğince, davanın temyiz incelemesinin, işbu başvurunun Anayasa Mahkemesinin kaydına giriş tarihinden itibaren beş ay süreyle bekletilmesine,

3- Gerekçeli başvuru kararının aslının, dava dosyası içindeki belgelerin aslına uygunluğu onaylı örneklerinin dizi listesine bağlanarak Anayasa Mahkemesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı

22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 319. maddesi şöyledir:

Hak düşürücü süre

Madde 319- Dava hakkı, evlâtlık ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.”

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Başvuru kararında, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 18.4.2012 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatma BABAYİĞİT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Başvuru kararında, itiraz konusu kural ile Kanun’un kesin biçimde yasakladığı bir evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını dava etme hakkının, işlem tarihinden itibaren beş yılla sınırlandırılmasının Kanun’a aykırı bir ilişkiyi ilelebet sürdürmek anlamına geleceği; bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi dava hakkını ölçüsüz şekilde sınırladığı ve hak arama özgürlüğünün özüne dokunduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 319. maddesi uyarınca, evlatlık ilişkisinin kaldırılmasına ilişkin dava hakkı, ilişkinin kaldırılmasını gerektiren sebebin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her hâlde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşmektedir. Beş yıllık süre, evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlamaktadır.

Evlatlık ilişkisinin kaldırılması için öngörülen süreler, hak düşürücü süre olduğundan, hâkim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden nazara alınacaktır. Bu nedenle Kanun’da öngörülen süre geçmiş ise dava, hak düşürücü sürenin geçirilmesi nedeniyle reddedilecektir.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.

Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanımına ilişkin düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.

Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi, hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz. Hak arama özgürlüğü demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Diğer taraftan, hukuki işlem ve kuralların sürekli dava tehdidi altında bulunması hukuk devletinin unsurları olan hukuki istikrar ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz.

Anayasa’nın 41. maddesinde, Türk toplumunun temeli olarak tanımlanan aile ve çocukların yüksek çıkarının korunması için tedbirler alınması devlete verilmiş bir ödevdir. Çocuğun korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça biyolojik anne ve babası ile kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olduğu düşünüldüğünde, bu hakkı ve işlevselliğini koruyan hak arama özgürlüğünü zedeleyecek nitelikteki kuralın, gözetilmesi gereken birey ve kamu yararı arasındaki adil dengeyi koruduğu söylenemeyecektir.

İtiraz konusu kuralda, evlatlık ilişkisinin kaldırılması davasının belli sürelerle sınırlandırılmasındaki amacın, çocuğun ve ailenin devamlı olarak dava tehdidi altında bulundurulmasını engelleyerek evlat edinme ilişkisine istikrar kazandırmak, aileyi ve çocuğu korumak, ailenin ve toplumun huzurunun bozulmasını önlemek olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Kanun’da kişinin kusuru olmaksızın, onu, vaktinde dava açmaktan alıkoyan haklı nedenlerin varlığından dolayı evlat edinme işleminin ortadan kaldırılması davasının süresinde açılamaması durumu için herhangi bir düzenleme öngörülmemiştir. Kanun’a göre evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren beş yıllık süre geçtikten sonra, gecikmeyi haklı kılan bir neden olsa bile evlat edinme işleminin kaldırılmasına ilişkin dava, süre yönünden reddedilecektir. Haklı nedenlerle evlatlık ilişkisinin kaldırılması ile ilgili sebebi, evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren beş yıllık süre dolduktan sonra öğrenen kişinin, durumu geç öğrenmesine yol açan haklı nedenin varlığı değerlendirilmeden dava hakkını beş yıllık hak düşürücü süreye bağlayan itiraz konusu kural ile kişinin dava açma hakkı ölçüsüz bir şekilde sınırlanmakta ve hak arama hürriyetinin özü zedelenmektedir.

Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 11. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.

Mehmet ERTEN bu görüşe farklı gerekçeyle katılmıştır.

VI- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU

Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde yer alan “…ve her halde evlât edinme işleminin üzerinden 5 yıl…” ibaresinin iptal edilmesi nedeniyle, doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.

VII- SONUÇ

1- 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 319. maddesinde yer alan “…ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,

2- 4721 sayılı Kanun’un 319. maddesinde yer alan “…ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin iptal edilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,

27.12.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Posted in ->> Evlat Edinme İşleminin İptali İsteminde Dava Süresine İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararı, 2-AİLE HUKUKU, ANASAYFA | Leave a comment

MEDENİ KANUNDA EVLAT EDİNME HÜKÜMLERİ

Evlat Edinme müessesesi 4271 sayılı Türk Medeni Kanunun (TMK) 305 ila 320. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Yasamızdaki düzenleme evlat edinmeyi tam bir soybağı ilişkisi olarak niteleyen katı sistemlerle, evlat edinme ilişkisini geri dönüşü kolayca mümkün geçici bir düzenleme olarak algılayan esnek sistemlerin arasında bir yöntem tercihiyle, karma bir anlayışla oluşturulmuştur. 

Yasal düzenleme incelendiğinde evlat edinme ilişkisi kurulurken çocuk ve erginlerin farklı değerlendirmeye tabi tutulduğu; çocukların evlat edinilmesine ilişkin düzenlemelerin çok daha ayrıntılı ve sıkı düzenlendiği; erginlerin evlat edinilmesi hallerinde gerektiğinde çocuklara ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanmasına cevaz verildiği görülmektedir.

Bilindiği gibi yasalarımıza göre 18 yaşını tamamlamamış her birey çocuktur ve bu yasada küçük sözüyle ifade edilen de çocuklardır. Küçüklerin evlat edinilmesinde yasanın 320. maddesinin yollamasıyla aracılık faaliyetlerinde  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü yetkilidir. (http://www.cocukhizmetleri.gov.tr/tr/html/10619/Kucuklerin+Evl_t+Edinilmesinde+Aracilik+Faaliyetlerinin+Yurutulmesine+Iliskin+Tuzuk).

Yine bu yasayla evlatlık ilişkisinin kurulabilmesi ancak mahkeme kararıyla mümkündür.

A-)Küçüklerin Evlat Edinilmesi:

Küçüklerin evlat edinilmesi iki yolla mümkün olmaktadır.

—Kurum Koruması altındaki bir çocuğun evlat edinilmesi.

—Kişilerarası anlaşma ile evlat edinme

Ancak hangi yolla olursa olsun küçüklerin evlat edinilmesinde Yasayla aranan koşulların tamamlanması gerekmektedir. Buna göre;

Evlat edinme işleminden evvel küçüğün en az 1(bir) yıl süreyle evlat edinecekler tarafından bakılmış olması ve evlat edinme işleminde küçüğün menfaatinin bulunması gerekmektedir. Evlat edineceklerin başka çocukları varsa,  evlatlık ilişkisi kurulurken onların menfaatleri de gözetilmelidir.

1-)Küçükleri Evlat Edinecekler Bakımından Koşullar:

Yasada küçükleri evlat edinecekler açısından birlikte ya da tek başına evlat edinme durumu farklı hükümlerle düzenlenmiştir. Buna göre;

a)- Resmi nikahla evli olanlar ancak birlikte evlat edinebilirler. Bunun için de ya en az 5 yıldan beri evli olmaları ya da eşlerden birinin 30 yaşını doldurmuş bulunması gerekmektedir.

Eşler en az 2(iki) yıl resmi nikahla evli olmak ya da 30 yaşını doldurmuş bulunmak koşuluyla birbirlerinin çocuklarını evlat edinebilirler.

Gerek eşlerin birbirlerinin çocuklarını ve gerekse başkasının çocuğunu evlat edinebilmek için evlilik süresi ve yaş koşulundan birini gerçeklemiş bulunmak  evlat edinmek için yeterlidir.

b)- Evli olmayanlar 30 yaşını doldurmuşlarsa tek başlarına evlat edinebilirler.

Evli olan eşlerden birinin;

—Sürekli olarak ayırtım yeteneğini kaybettiğine dair hakkında doktor raporu düzenlenmişse,

—En az 2(iki) yıldır nerede olduğu bilinmiyorsa

—Mahkeme kararıyla eşlerin en az 2(iki) yıl süreyle ayrı yaşamalarına karar verilmişse,

diğer eş 30 yaşını doldurmak koşuluyla tek başına evlat edinebilir.

2)-Küçük ve/veya Ebeveynler Bakımından Koşullar:

a)-Yaş Koşulu:

Yasada evlat edinilen çocuğun evlat edinenden an az 18 yaş küçük olması gerektiği belirtilmiştir.

b)-Rıza Koşulu:

Evlat edinilecek çocuk  ayırtım  yeteneğine sahipse, hakim tarafından kendi rızası mutlaka alınır.

Şayet çocuk vesayet altındaysa, vesayet makamından da izin alınmalıdır.

Aşağıda belirtilen istisna dışında, çocuğun ana-babasının da birlikte rıza vermesi gerekmektedir. Ebeveynler bu rızayı mahkemeye verecekleri bir dilekçe ile yazılı olarak ya da hakim huzurunda tutanağa geçirilmek suretiyle sözlü olarak da verebilirler. Rıza evlat edinme işleminden önce, evlat edineceklerin isimleri belirtilmeksizin de verilebilir.  

Ana-baba çocuğun doğumundan 6(altı) hafta geçmeden rıza veremezler. Usulüne uygun verilen rıza, verildiği tarihten itibaren 6 (altı) hafta içerisinde verildiği usulle geri alınabilir. Bundan sonra tekrar rıza verilmesi halinde bu kesindir, dönülemez.

bb)-Rızanın aranmayacağı haller:

Aşağıdaki haller gerçekleşmişse ana ve/veya babadan birinin rızası aranmayabilir:

—Kim oldukları bilinmiyorsa,

—Uzun süreden bu yana nerede oldukları bilinmiyorsa,

—Sürekli olarak ayırt etme yeteneklerini kaybettikleri belgelenmişse,

—Çocuğa karşı bakım ve özen yükümlülüklerini yerine getirmiyorlarsa.

Bu hallerde mahkeme rızayı değil  ana ya da babadan birinin rızasının aranıp-aranmayacağı hususunu karara bağlar.

Bu halde çocuk, ileride evlat edinilmek üzere kuruma yerleştirilir.

B)- Ergin ve Kısıtlıların Evlat Edinilmesi:

Evlat edinenin şayet alt soyu varsa, onun  açık onayıyla ve en az 5(beş) yıl süreyle evlat edinenle birlikte, aile ilişkisi içinde yaşamış olmak koşuluyla ergin veya kısıtlılar da evlat edinilebilir. 2005 tarihine kadar kendi altsoyu yani çocuğu bulunanların ergin veya kısıtlıları evlat edinmesi mümkün değil iken 2005 tarihinde 5399 sayılı yasanın 1.maddesiyle TMK.’nun 313. maddesinde yapılan ve 15.07.2005 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren değişiklikle altsoyu bulunanların evlat edinebilmesi, altsoyun onayına tabi kılınmıştır.

 Evlat edinilecek kişi evli ise eşinin de rızası aranır

 Medeni Yasa ergin ve kısıtlıların evlat edinilmesinde mümkün olduğunca kapsayıcı düzenleme yapma ihtiyacıyla belli bazı durumları başlık halinde saymıştır. Buna göre;

—Bedensel ya da zihinsel engeli nedeniyle sürekli yardıma ihtiyaç duyan kişi en az 5(beş) yıldan beri evlat edinecek kişi tarafından fiilen bakılıyorsa,

—Evlat edinilecek ergine, küçükken, evlat edinecek tarafından en az 5(beş) yıl süreyle fiilen bakılmışsa, 

—Evlat edinilecek ergin, en az 5(beş) yıldan beri evlat edinecekle  aile ilişkisi içerisinde, birlikte yaşıyorsa ve evlat edinme için haklı bir neden varsa,

ergin ve kısıtlılar evlat edinilebilir.

Yukarıda izah edilen düzenlemeler dışında küçüklerin evlat edinilmesi başlığıyla sıralanan koşullar hale uygun düştüğü ölçüde ergin ve kısıtlıların evlat edinilmesinde de kıyasen uygulanır.

C)-Evlatlık İlişkisinin Hükümleri

Yasalar nezdinde ana-babaya tanınan haklar evlat edinmeyle, evlat edinene geçer. Evlat edinilen küçük ise evlat edinenin soyadını alır; ergin ise kendi rızası varsa evlat edinenin soyadını alır.Evlat edinen şayet isterse, evlat  edindiği küçüğe yeni bir ad da verebilir.Eşler tarafından birlikte evlat edinilmek ve ayırtım yeteneğine henüz sahip olmamak koşuluyla, evlat edinilen küçüğün nüfus kaydına ana-baba ismi olarak evlat edinenlerin isimleri yazılır.

Evlat edinilen hem eski ailesinin mirasçısı olmakta devam eder ve hem de evlat edinene mirasçı olur. Ancak evlat edinen evlat edindiğinin mirasçısı olamaz.

Evlat edinilenin eski ve yeni nüfus kayıtları arasında, kayıtlar üzerinde gerekli irtibat kurulur. Ancak evlat edinme  işlemi ile ilgili belge, bilgi ve kayıtlar mahkeme kararı ya da evlat edinilenin rızası olmaksızın açıklanamaz.

D)-Evlat Edinme İşleminde Şekil ve Usul

Evlat edinme ancak bu hususta verilecek mahkeme kararıyla hüküm ifade eder. Bu konuda karar vermeye yetkili mahkeme tek başına evlat edinme işleminde evlat edinecek olanın ikameti, birlikte evlat edinmelerde ise eşlerden birinin ikamet yeri aile mahkemesidir.

Evlat edinme başvurusundan sonra evlat edinenin ölmesi ya da ayırtım yeteneğini kaybetmesi, evlatlık ilişkisinin diğer koşullarını etkilememişse evlat edinme işlemine engel olmaz. Evlat edinme başvurusundan sonra evlat edinilecek ergin olursa, küçüklerin evlat edinilmesine ilişkin hükümler bakidir.

Medeni Yasamız konuya atfettiği öneme uygun olarak evlat edinme taleplerine ilişkin araştırma hususunda hakime büyük sorumluluk ve geniş yetkiler tanımıştır. Hakim res’en her türlü araştırmayı yapabilir, tarafları dinler, uzman görüşüne başvurur. Tüm bu araştırmalar kurulmak istenen evlatlık ilişkisinin amaca uygunluğunun, gerçekliğinin, tarafların menfaatlerine sağlayacağı katkının anlaşılmasına  hizmet etmelidir. 

E)-Evlatlık İlişkisinin Kaldırılması

Medeni Yasamızın benimsediği sistem gereği kurulacak evlatlık ilişkisiyle soybağına çok yakın ciddi bir bağ tesis edilmektedir. Bu itibarladır ki, kurulan evlatlık ilişkisinin sonradan kaldırılması  kısıtlı koşullarla mümkün olabilmektedir.

Yukarıda etraflıca bahsedildiği üzere evlatlık ilişkisinin kurulması esasen rızaya tabidir. Yasal sebepler bulunmadığı halde mutlak rıza koşuluna aykırı olarak verilen evlat edinme kararının kaldırılmasını istemek mümkündür. Evlatlık ilişkisinin kurulması kararında aranması gereken diğer koşulların eksikliği halindeyse şayet eksiklik sonradan ortadan kalmış ya da sadece usul işlemlerine ilişkinse evlat edinme kararının kaldırılması istenebilir. Ancak her iki halde de evlat edinilenin menfaatleri ölçü kabul edilir. Eğer evlatlık ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi evlat edinilenin menfaatinin ağır biçimde zedelenmesine neden olacaksa bu karardan kaçınılır.

Rıza koşulu ihlal edilmişse rızası alınması gereken kişiler, diğer hallerde Cumhuriyet Savcısı veya her ilgili evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını talep edebilir. Dava hakkı, dava sebebinin öğrenilmesinden itibaren 1(bir) yıl ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden 5(beş) yıl geçmekle düşer. Bu süre hak düşürücü süredir.

 

 Yazarın notu: Bu makale 20/Mayıs/2013 tarihinde aşağıdaki linkte yayınlanmıştır.

http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1633.htm

 

Posted in ->>Medeni Kanunda Evlat Edinme Hükümleri, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment

Anlaşmalı Boşanma Nedir, Nasıl Gerçekleşir

Yaygın ismiyle anlaşmalı boşanma esasen Türk Medeni Kanununda (TMK) sayılan  boşanma nedenlerinden 166. maddede ifade edilen”evlilik birliğinin sarsılması” temeline dayalı olarak, anılan maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenmiştir. Anlaşmalı boşanma olarak adlandırılan bu usul, belli koşulların gerçekleşmesi halinde boşanmanın en seri şekilde sonuçlandığı yasal yoldur. TMK 166/3. madesine göre gerçekleşmesi gereken koşullar ise şunlardır:

1- Boşanmayı talep eden eşlerin en az 1(bir) yıldan bu yana resmi nikahla evli bulunmaları,

2- Boşanma talep eden eşlerin 18 yaşından küçük ortak çocukları varsa , bu çocukların velayeti konusunda anlaşmaları,

3- Boşanacak eşlerin nafaka, maddi-manevi tazminat hakları konusunda da anlaşmaya varmış olmaları gerekmektedir.

Dava, eşlerden birinin ikamet yerinde ya da davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerdeki aile mahkemesine verilecek bir dilekçeyle açılır. Aile mahkemesi olmayan yerlerde dava asliye (aile mahkemesi sıfatıyla) hukuk mahkemesinde açılır. Davayı eşler birlikte açabileceği gibi, eşlerden birinin açtığı davayı diğerinin kabul etmesi halinde de aynı koşul sağlanabilir.

Anlaşma metni (protokol) ya boşanma dilekçesi ekinde mahkemeye sunulur ya da doğrudan hakim huzurunda karşılıklı beyanla tutanağa geçirilir. Hazırlanan anlaşma metni sonradan husumet yaratmayacak nitelikte olmalıdır. Ancak uygulamada buna  uyulmaksızın hazırlanmış protokollere mahkemelerce de değer verilerek boşanmaların gerçekleştiğine sıkça rastlamaktayız.

Hakimin karar vermeden önce tarafları bizzat dinlemesi şarttır. Şayet gerekli görürse hakim bu anlaşmada değişiklikler yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca kabulü gerekir.

Protokole eşlerin mal paylaşımına ilişkin hükümler de konulabilir. Protokolde böyle bir hüküm var ise geçerlidir. Ancak eşler arasında böyle bir anlaşma yapılmamışsa, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra malların tasfiyesi için dava açılmalıdır.

 

 

Posted in ->>Anlaşmalı Boşanma Nedir, Nasıl Gerçekleşir, 2-AİLE HUKUKU, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment

Yurtdışı Borçlanma Nasıl Yapılır? Yurtdışı Borçlanma Koşulları Nelerdir?

“Yurtdışındaki çalışmaların sosyal güvenliğiniz bakımından değerlendirilmesinde esas olan mevzuat hükümlerini Çalışma Sözleşmeleri, 3201 Sayılı Kanun, 5510 Sayılı Kanun, 2829 Sayılı Kanun, mülga 506 sayılı kanunun geçici 81.maddesi ve mülga 1479 sayılı kanunun geçici 10. maddesi ile genelgeler oluşturmaktadır. Anlaşılacağı üzere karışık bir yasal düzenleme süreci izlenerek elde edilebilecek hakların kazanılması profesyonel hukuki yardımı kaçınılmaz kılmaktadır. Değişik kaynaklarda başlıklar halinde verilen kısa ip uçları ya da bir kısım aracılar eliyle meselenin halline çalışmak yeterli olmamaktadır. Üstelik bu şekilde sağlanmaya çalışan çözümler zaman zaman hak ve para kayıplarına da neden olmaktadır. Bu bakımdan her durumun kendi koşulları içinde bire bir değerlendirilerek çözülmesi en iyi yol olarak ortaya çıkmaktadır. Yurtdışı çalışmaların sosyal güvenliğiniz bakımından değerlendirilmesi kimi davaları kaçınılmaz kılsa da takip edilmesi gereken yolların kaba bir haritasını en sağlıklı şekilde çizdiğine inanarak; aşağıda sosyal güvenlik kurumunun sayfasından alıntılanan bilgilere yer verilmiştir. Ofisimiz yurtdışı çalışmaların sosyal güvenliğiniz bakımında değerlendirilerek borçlanma yapılması için gerekli idari başvuru ve davaların takibini üstlenmektedir.”

Yurtdışı Borçlanma İşlemlerinin Şartları Nelerdir ??

Ülkemiz ile Sosyal Güvenlik Antlaşması imzalanmış ülke olsun veya olmasın yurtdışında çalışan Türk vatandaşları yurtdışında geçen hizmetlerini ve ev kadınlığı sürelerini ülkemiz sosyal güvenlik kanunlarına göre emeklilik, malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde Türkiye’de geçmiş hizmet gibi değerlendirilmesini sağlamak amacıyla borçlanabilirler.

Borçlanma kapsamındaki süreler yurtdışında geçen sigortalılık süreleri, bu süreler arasında veya sonunda her birinde bir yıla kadar olan işsizlik süreleri, ev kadını olarak geçen sürelerdir.

Yurtdışı hizmet borçlanmasından yararlanabilmek için borçlanma yapmak istediği sürelerde ve borçlanma başvuru tarihinde Türk vatandaşı olmak, ev kadınlığında geçen süreleri veya hizmetleri belgelendirmek ve yazılı istekte bulunmak şartları aranır.

Yurtdışı hizmet borçlanmalarında, “Türk vatandaşı olmak” şartının iki durumda yerine getirilmesi zorunludur. Bunlardan birisi, borçlanılması istenilen sürelerde ilgilinin Türk vatandaşı olması, diğeri ise yurtdışında Türk vatandaşlığında geçen sürelerini borçlanma talebinde bulunan sigortalı veya hak sahibinin yazılı başvuru tarihinde Türk vatandaşı olmasıdır.

Diğer bir anlatımla, Türk vatandaşlığında geçmeyen yurtdışı sigortalılık veya ev kadını olarak geçen süreler borçlandırılmayacağı gibi, borçlanma başvuru tarihinde Türk vatandaşı olmadığı tespit edilen sigortalı ve hak sahiplerinin borçlanma talepleri de reddedilir.

Türk vatandaşlığı ile birlikte yabancı ülke vatandaşlığı devam edenler de, söz konusu yasa ile getirilen düzenlemeden yararlanabilmektedirler.

Ancak kamuoyunda “pembe ya da mavi kart sahibi” olarak bilinen doğumla Türk vatandaşlığını kazanmış olup da sonradan vatandaşlıktan çıkma izni almak suretiyle yabancı bir ülke vatandaşlığını kazananlar, başvuru tarihinde Türk vatandaşı olmadıklarından borçlanma kapsamındaki sürelerde Türk vatandaşı olsalar bile, borçlanma hakkından yararlanamayacaklardır.

Yurtdışı hizmet borçlanması için ilk olarak ne yapılmalıdır?

Yurtdışı hizmet borçlanması yapabilmek için öncelikle Yurtdışı Hizmet Borçlanma talep dilekçesi doldurulmalıdır.

Bu belge dışında yurtdışı hizmet borçlanması isteğine dair yazılı dilekçe ile yapılan başvurular da kabul edilir. Ancak, dilekçede yer alan bilgiler, borçlanma işlemini sonuçlandırmakta yeterli değil ise ilgiliden Yurtdışı Hizmet Borçlanma talep dilekçesinin doldurulması istenir.

Yurtdışı Hizmet Borçlanma talep dilekçesi örnekleri Sosyal Güvenlik İl Müdürlükleri /Sosyal Güvenlik Merkezlerinden temin edilebileceği gibi, başvuru sahiplerince Sosyal Güvenlik Kurumu web sayfasından temin edilebilir.

Yurtdışı Borçlanma başvurusu yaparken Yurtdışı Borçlanma Talep dilekçesi ile birlikte sizden hangi belgeler istenir?

Yurtdışında geçen sürelerin borçlandırılması için bunların borçlanma başvuru sırasında belgelendirilmesi zorunludur. Yurtdışı hizmet borçlanması başvurularında Yurtdışı Hizmet Borçlanma talep dilekçesi ekinde yurtdışı çalışmalarını gösterir durumlarına uygun hizmet belgelerinden biri alınır.

Borçlanmanın yapılabilmesi için Kuruma ibraz edilmesi gereken belgeler, sosyal güvenlik sözleşmesi akdedilen ve akdedilmeyen ülkelerde geçen hizmet süreleri ile ev kadınlığında geçen süreler itibariyle aşağıda sayılmıştır:

1-Sosyal güvenlik sözleşmesi akdedilmiş ülkelerde geçen sigortalılık süreleri;

- Çalışılan ülkede bağlı bulunulan sigorta merciinden alınacak hizmet cetveli veya sigorta kartları,

- Sigortalıların çalıştıkları iş yerlerinin resmi kuruluşlara ait olması veya resmi kuruluşlarca yada kamu kurumu olarak kabul edilen kuruluşlarca düzenlenmesi halinde, belgelerin ayrıca tasdikine gerek kalmaksızın; çalışılan ülkede iş yerinin ait olduğu belediyelerce düzenlenmiş hizmet belgeleri, vergi dairelerince çalışılan sürelere ilişkin düzenlenmiş belgeler, iş bulma kurumlarınca işsizlikte geçen sürelere ilişkin verilen belgeler, ilgili meslek kuruluşları veya birliklerince veya diğer resmi kuruluşlarca verilen hizmet belgesi,

- Yurtdışında kendi nam ve hesabına çalışanların bağlı oldukları vergi dairesi, ilgili meslek kuruluşu veya birliklerince verilen hizmet belgesi,

- Bulunulan ülkelerdeki Türk temsilciliklerinden (konsolosluk, çalışma ve sosyal güvenlik müşavirlikleri veya ataşelikler v.b.) alınacak ve yurtdışı borçlanma için kullanılacağı belirtilen hizmet belgeleri gibi hizmetin niteliğine uygun bir belge ile belgelendirilmelidir.

2-Sosyal güvenlik sözleşmesi akdedilmemiş ülkelerde geçen sigortalılık süreleri;

-Bulunulan ülkelerdeki Türk konsoloslukları, çalışma ve sosyal güvenlik müşavirlikleri veya ataşelikler gibi temsilciliklerden alınacak ve yurtdışı borçlanma için kullanılacağı belirtilen hizmet belgeleri,

-Yurtdışında çalıştıkları iş yerlerinden alacakları hizmet sürelerini gösterir bonservisleri ile birlikte pasaportlarında bulunan çalışma izinlerinin tercümeleri,

-Gemi adamları, çalıştıkları geminin bayrağını taşıdıkları ülkelerde bulunan Türk konsoloslukları, çalışma ve sosyal güvenlik müşavirlikleri veya ataşelikler gibi temsilciliklerinden alacakları ve yurtdışı borçlanma için kullanılacağı belirtilen hizmet belgelerini veya iş yerlerinden alacakları sigortalılık sürelerini gösterir bonservisleri ile gemilerde çalıştıklarını gösterir belgelerde kayıtlı bulunan çalışma izinlerinin tercümeleri yada pasaportlarında çalışma süreleri ile örtüşen giriş-çıkış tarihlerini gösterir sayfaların örnekleri, gibi hizmetin niteliğine uygun bir belge ile belgelendirilmelidir.

3- Ev kadını olarak geçen süreler, ev kadınlarının yurtdışında oturduklarına dair alacakları ikamet belgesinin;

-Türkiye’de yeminli tercüme bürolarınca veya yurtdışında bulunan Türk temsilciliklerince akredite edilmiş tercümanlarca yapılmış ve ilgili temsilcilikçe onaylanmış tercümesinden,

-Çalışma ve sosyal güvenlik müşavirlik veya ataşeliğinin bulunduğu Türk temsilciliklerince ikamet belgesine istinaden düzenlenecek belgeden,

-Yukarıdaki belirtilen şekillerde ikamet belgesi temin edilemiyorsa yurtdışına çıkış ve yurda giriş tarihlerinin, fotoğraf ve künye bilgilerinin bulunduğu pasaport sayfalarının fotokopisi yada emniyet müdürlüklerinden alacakları yurda giriş-çıkış çizelgesinden biri ile belgelendirilmelidir.

Borçlanma için yazılı istekte bulunan ancak, ibraz ettikleri belgeleri borçlanma işleminin yapılması için yeterli görülmeyenlerin istekleri reddedilmeyecek, belgelerini tamamlamaları kendilerinden talep edilecektir.

Gerektiğinde belgelendirilme için ülkemizin sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmış olduğu ülke mercileri aracılığıyla idari yardımda bulunulabilir. Bu amaçla, il müdürlüklerimizce belgeleri yetersiz ya da eksik görülenlerin yurtdışında geçen çalışmalarının bu ülkelerle yapılacak olan yazışma ile Genel Müdürlüğümüzce (Yurtdışı Sözleşmeler ve Emeklilik Daire Başkanlığı) tespiti talep edilebilir.

Yurtdışı borçlanma işlemlerinde nereye başvurulur?

Yurtdışı Borçlanma Talep dilekçesi ve gerekli belgelerle Kurumumuza başvuru yapmanız gerekmektedir.

1) Yurtdışında 8/5/2008 tarihinden önce veya sonra geçen hizmet sürelerini bu tarihten sonra borçlanma talebinde bulunanların borçlanma talep tarihinden önce Türkiye’de son defa;

a) Sosyal Güvenlik Kurumuna tabi çalışması olanların borçlanma işlemleri başvuru sahibinin Türkiye’de ikametgahının bulunduğu yerdeki Sosyal Güvenlik İl Müdürlükleri/ Sosyal Güvenlik Merkezlerince gerçekleştirilecektir.

b) 506 sayılı Kanunun geçici 20’nci maddesine tabi sandıklardan birine tabi çalışması olanların borçlanma işlemleri ise ilgili sandıkça sonuçlandırılacaktır.

2) Türkiye’de herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi çalışması bulunmayanların sigortalılık süreleri ile ev kadını olarak geçen sürelerine ait borçlanma işlemleri başvuru sahibinin Türkiye’de ikametgâhının bulunduğu yerdeki Sosyal Güvenlik İl Müdürlükleri/ Sosyal Güvenlik Merkezlerince gerçekleştirilecektir.

3) Kendilerine veya hak sahiplerine sosyal güvenlik sözleşmesi uygulanmak suretiyle kısmi aylık bağlanmış olanların borçlanma işlemleri (Almanya hariç), son defa 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (c) bendi kapsamında çalışanların borçlanma işlemleri Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü/Yurtdışı Sözleşmeler ve Emeklilik Daire Başkanlığı tarafından gerçekleştirilecektir.

Yurtdışı Borçlanma İşlemleri Sonucu Tahakkuk Ettirilen Miktar Ne Kadar Süre İçerisinde Ödenmelidir?

08/05/2008 tarihinden sonra yurtdışı borçlanma başvurusunda bulunanlardan;

Borçlanmanızın geçerli olabilmesi için size tahakkuk ettirilen borç tutarının tebliğ edildiği tarihten itibaren üç ay içerisinde ödemeniz gerekir, bu süre içerisinde ödeme yapmayanların yeniden başvuru yapması gerekir.

1) Tahakkuk ettirilen prim borcunun tamamının tebliğ tarihinden itibaren Türkiye’de ödenmesi halinde Türk Lirası cinsinden üç ay içinde ödenecektir. Örneğin; ilgiliye 12.000 Türk Lirası borç tahakkuk ettirilmiş ve 10/1/2011 tarihinde bu borç tebliğ edilmiştir. Borcun tamamının 10/4/2011 tarihine kadar ödenmesi halinde süresinde ödenmiş sayılacaktır.

2) Borçlarını yurt dışından ödeyecek olanlar, Türk Lirası olarak bildirilen tutarın karşılığını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından konvertibl sayılan döviz cinsinden ödeyeceklerdir. Ödemeler, borcun ödeneceği tarihteki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz alış kuru üzerinden yapılacaktır.

3) Üç aylık süre içinde ödeme yapmayanların borçlanma başvuruları geçersiz sayılacaktır. Bunların belgelendirilen yurtdışı hizmet sürelerinin yeniden borçlandırılarak değerlendirilmesi, bu konudaki yeni başvurularına bağlı olacaktır.

4) Söz konusu üç aylık süre içerisinde borcun bir kısmının ödenmesi halinde, ödenen miktar ile orantılı süre geçerli sayılacak, kalan sürenin geçerli sayılması yeni bir borçlanma talebine bağlı olacaktır. Örneğin; 3600 günlük yurtdışı süresini 8/3/2010 tarihli dilekçesi ile prime esas kazancın alt sınırı üzerinden borçlanma talebinde bulunan ve tahakkuk eden (24,30 x 3600 x % 32) = 27.993,60 Türk Lirası tutarındaki borcun 25.000 Türk Lirasını süresinde ödeyen sigortalının ödediği miktarla orantılı bölümü 3600 x (25.000 / 27.993,60) = 3215 gün borçlanma için geçerli sayılacak, ödemesi yapılmayan 385 günün geçerli sayılması, yapılacak olan yeni başvuruya göre tahakkuk edecek borç miktarının Kuruma ödenmesine bağlı olacaktır.

5) Üç aylık ödeme süresi dışında ödenen ve iade işlemi yapılmamış miktarlarla ilgili olarak borçlanma başvuru sahipleri bilgilendirilerek, emanet hesaba alınan miktarın yeni borçlanma taleplerine göre tahakkuk ettirilecek borçlarına karşılık mahsup edilebileceği bildirilecektir. Bu durumda olanlardan yeniden borçlanma talebinde bulunanların borçlanma işlemleri cari usullere göre sonuçlandırılacak ve Kurum hesabında bekleyen tutarlar tahakkuk ettirilecek borçlara mahsup edilecek, mahsup işleminin gerçekleştirildiği tarih borç ödeme tarihi olarak bilgisayar kayıtlarına işlenecek, varsa bakiye borcun üç aylık süre içinde ödenmesi talep edilecektir.

08/05/2008 tarihinden önce yurtdışı borçlanma başvurusunda bulunanlardan; borç tahakkuku ile ilgili işlemleri devam edenler, borç tahakkuku yapılmış olanlar ve tahakkuk ettirilen borçlarının tamamını ödemeyenler borçlarını günlüğü 3,5 Amerikan Doları üzerinden ödeyebilirler.

Bu borçlanmaların ödenmesinde süre şartı bulunmadığından 08/05/2008 tarihinden sonra yapılan ödemeler geçerli sayılır.

Borçlanılan Sürelerin Değerlendirilmesi Nasıl Olacaktır?

Başvuru sahibince Yurtdışı Borçlanma Talep Dilekçesinde borçlanmak istenilen süre belirtilmişse belirtilen süre, belirtilmemiş ise ispatlayıcı belgelerde kayıtlı bulunan tarihler arasındaki son tarihten geriye doğru olmak üzere borçlanmak istediği gün sayısı esas alınacak olup, bu tespitte 1 yıl 360 gün, 1 ay 30 gün üzerinden hesaplanır.

Sosyal Güvenlik Kanunlarına tabi hizmetleri olanların, borçlandıkları gün sayısı, prim ödeme gün sayıları veya hizmetlerine eklenir. Sigortalılığın başlangıç tarihinden önceki süreler borçlanılmış ise sigortalılığın başlangıç tarihi, borçlanılan gün sayısı kadar geriye götürülür.

Aynı şekilde Türkiye’de sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi hizmeti bulunmayan istek sahiplerinin sigortalılıklarının başlangıç tarihi de, borçlarını tamamen ödedikleri tarihten borçlanılan gün sayısı kadar geriye götürülmek suretiyle tespit edilir. Birden fazla yurtdışı hizmet borçlanması yapılması durumunda da sigortalılık süresi başlangıcı borcun en son ödendiği tarihten borçlanılan toplam gün sayısı kadar geriye götürülerek belirlenir.

Sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülkelerdeki hizmetlerini, 3201 sayılı Kanuna göre borçlananların, sözleşme yapılan ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak dikkate alınmaz.

Yurtdışı hizmet borçlanmasına ait sürelerin 5510 sayılı Kanuna göre hangi sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının belirlenmesinde; Türkiye’de sigortalılık varsa borçlanma talep tarihindeki en son sigortalılık haline göre, sigortalılık yoksa 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında geçmiş hizmet süresi olarak kabul edilir.

Borçlanma işlemlerinden vazgeçmek için ne yapmak gerekir?

1) Borçlanma başvurusunda bulunup borcu tebliğ edilmeden ya da tebliğ edildikten sonra üç aylık süre içinde borçlanma başvurusundan vazgeçtiklerini yazılı olarak bildirenlerin borçlanma başvuruları geçersiz sayılacaktır.
2) Tahakkuk ettirilen borcun tamamını veya bir kısmını ödeyenlerden henüz kendilerine bağlanan aylıkları almaya başlamadan borçlanmalarının iptal edilmesi için yazılı başvuruda bulunanların ödedikleri borçlanma tutarının tamamı, faiz uygulanmaksızın Türk Lirası olarak iade edilecektir. Bu durumda kısmi iade yapılmayacak, diğer bir ifadeyle, borçlanmanın bir kısmı iptal edilerek, bir kısmı geçerli sayılmayacaktır. Ancak, farklı tarihlerde birden fazla borçlanma yapılmış ise talep sahibinin yapmış olduğu borçlanmalardan bir ya da birkaçından vazgeçme hakkı saklıdır.
3) Borçlandıkları hizmetleri ile malullük ve yaşlılık aylığı bağlanmasına hak kazanamayan sigortalılara yazılı başvuruları halinde, ödenen borçlanma miktarının tamamı faiz uygulanmaksızın Türk Lirası olarak iade edilecektir.
4) Borçlandıkları hizmetler dikkate alınarak aylık almakta olanlar, borçlanma başvurusu ve buna bağlı olarak yapılan borçlanmadan vazgeçemeyeceklerinden, bunların ödedikleri borçlanma tutarı iade edilmeyecektir.

Posted in >>Yurtdışı Borçlanma Nasıl Yapılır? Yurtdışı Borçlanma Koşulları Nelerdir?, ANASAYFA | Tagged , | Leave a comment

İptal mi Tenkis mi

T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2010/2-648
Karar: 2010/684
Karar Tarihi: 22.12.2010

TAPU İPTAL TESCİL VE TENKİS DAVASI – MİRASIN GEÇİŞİNİN MİRAS BIRAKANIN ÖLÜMÜ TARİHİNDE YÜRÜRLÜKTE OLAN HÜKÜMLERE GÖRE BELİRLENECEĞİ – BİLİRKİŞİDEN RAPOR ALINMAK SURETİYLE SONUCU UYARINCA KARAR VERİLMESİ GEREĞİ – DİRENME KARARININ BOZULMASI GEREĞİ

ÖZET: Mirasçılık ve mirasın geçişi, miras bırakanın ölümü tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir. Dava tenkis istemine ilişkindir. Mahkemece delillerin bu çerçevede değerlendirilip gerektiğinde uzman bilirkişiden de rapor alınmak suretiyle sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken yanlış nitelendirme ve değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

(4722 S. K. m. 17) (1086 S. K. m. 74, 76, 381, 382, 383, 384, 385, 386, 387, 388, 389) (4721 S. K. m. 565, 569, 690) (743 S. K. m. 507) (2004 S. K. m. 277) (YİBK. 01.04.1974 T. 1974/1 E. 1974/2 K.)

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya Asliye 4. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 16.10.2007 gün ve 2001/1039-2007/363 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 16.6.2009 gün ve 2008/4503-2009/11622 sayılı ilamı ile;

(< …Mirasçılık ve mirasın geçişi, miras bırakanın ölümü tarihinde yürürlükte olan hükümlere göre belirlenir. (4722 S.K. md.17)

Dava tenkis istemine ilişkindir. Mahkemece delillerin bu çerçevede değerlendirilip gerektiğinde uzman bilirkişiden de rapor alınmak suretiyle sonucu uyarınca bir karar verilmesi gerekirken yanlış nitelendirme ve değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır…>)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI

Yerel Mahkemece, bozma sonrasında verilen ara kararında açıkça < …Bozma ilamına karşı direnilmesine…> karar verilmişken; gerekçeli kararın içeriğinde < …Usul ve yasaya uygun bulunan bozma ilamına uyulmasına…> ifadesi kullanılmıştır.

Bu nedenledir ki, işin esasının görüşülmesine geçilmeden önce, direnme kararının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)’nun 388 ve 389.maddelerine uygun olarak kurulup kurulmadığı hususu ön sorun olarak ele alınmıştır.

Aslolan kısa karar ile direnme kararının hüküm fıkrasında direnme olgusu belirgindir. Direnme kararının bütünü ele alındığında da, gerekçede yer alan bu bölümün gerekçenin diğer bölümleriyle uyumlu olmadığı, maddi hataya dayalı olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Bu nedenle gerekçede sehven yer alan bu ifade çelişki ya da aykırılık olarak kabul edilmemiş; karar bir bütün olarak ele alındığında içerik itibariyle bozma öncesindeki hükmün aynen tekrarlandığı belirlenmekle HUMK’nun 381-388 maddelerine aykırı bir yön bulunmadığına ve ön sorunun reddi ile < …Usul ve yasaya uygun bulunan bozma ilamına uyulmasına…> şeklindeki bu kısmın gerekçeden çıkarılmak suretiyle temyiz incelemesi yapılmasına oybirliği ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

İşin esasına gelince;

Dava, dava dilekçesinde olarak belirtilmiş; mahkemece olarak nitelendirilmiş; Özel daire ise davayı olarak vasıflandırarak bozmaya konu etmiştir. Mahkemece önceki kararda direnilmesi üzerine, hüküm davacılar vekilince temyize getirilmiştir.

Bu haliyle Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, davacıların isteminin, muris muvazaası hukuksal nedenine mi yoksa tenkise mi ilişkin olduğu noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın bu niteliğine itibariyle, öncelikle tenkis ile muris muvazaası kurumlarının açıklanmasında yarar görülmektedir:

Bilindiği üzere; muvazaa, tarafların yapmak istedikleri asıl akdi gizlemek için görünüşte yaptıkları başka bir akittir. Örneğin, tarafların aslında taşınmaz satımını yapmayı kastetmelerine rağmen, şu veya bu nedenle bunu saklamak için hibe göstermeleri veya hibe akdini gizlemek için satış göstermeleri gibi hallerde ileri sürülebilecek iddialardır.

Bu durumda Hakim, akitteki asıl kastın ne olduğunu yorumlayarak, tarafların gerçekte hangi tür sözleşmeyi yapmak istediklerini ve ancak bunu gizlemek için neden başka tür bir akit yapmak zorunluluğunu duyduklarını, gerçekte yaptıkları akdin yasal unsurları taşıyıp taşımadığını ve resmi şekil yönünden de geçerli olup olamayacağını saptamak durumundadır.

Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin istisnaları kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir(Örneğin; İİK md.277 ve md. MK 690).

Bunun yanı sıra, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar; görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler. Uygulamada bu dava muris muvazaası olarak adlandırılmaktadır.

Diğer taraftan, Doktrinde saklı paylarının değerini alamayan mirasçıların miras bırakanlarının, mirastan tasarruf edebileceği kısmı aşan yani saklı paylarına yaptığı tecavüzü ortadan kaldırmak ve geri alınmasını sağlamak için açtıkları davalar ise tenkis(İndirim) davaları olarak adlandırılmaktadır(4721 Sayılı TMK madde 569). Miras bırakanın, saklı paya tecavüzünün bulunup bulunmadığının tespiti davanın tespit kısmıdır. Bu işlem tespit edildikten sonra da ne miktar payın tecavüze uğradığı ve bu kısmın mirasçıya iadesi hususu da davanın eda kısmıdır. Tenkis davasında; miras bırakanın, mirasçının saklı payına tecavüz ederek vasiyetle veya ölüme bağlı diğer bir tasarrufla başka bir mirasçıya veya üçüncü kişiye bağışta bulunmuş olması, davanın açılması koşuludur. Miras Hukukundaki tenkis davaları, özünde geçerli olan işlemler için açılabilir.

Öte yandan 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 565.maddesinde (Eski 743 Sayılı Medeni Kanun’un 507.md.) yer alan:

1. Mirasbırakanın, mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapmış olduğu sağlararası kazandırmalar, geri verilmemek kaydıyla altsoyuna malvarlığı devri veya borçtan kurtarma yoluyla yaptığı kazandırmalar ya da alışılmışın dışında verilen çeyiz ve kuruluş sermayesi,

2. Miras haklarının ölümden önce tasfiyesi maksadıyla yapılan kazandırmalar,

3. Mirasbırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar ve ölümünden önceki bir yıl içinde adet üzere verilen hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamalar,

4. Mirasbırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar.>

Şeklindeki hüküm ile tenkise tabi diğer tasarruflar sayılmak suretiyle miras bırakan tarafından yapılan başkaca hangi işlemlerin tenkise tabi olacağı düzenlenmiştir.

Önemle belirtilmelidir ki, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 74. maddesi gereğince hakim taleple bağlı olup; aynı Kanunun 76.maddesi gereğince bir davada dava nedenini yani dayanılan olayları bildirmek taraflara, bunların hukuki nitelemesini yapmak, uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak ise Hakime aittir (HUMK.76).

Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay irdelendiğinde:

Davacılar vekili dava dilekçesinin başlığında davayı olarak gösterip; dilekçe içeriğinde de; müvekkillerinin murisi E. C.’ın davalı ile gayriresmi evlilik yaptığını, bu evliliğin devamı sırasında murisin 12.06.1991 tarih ve 19355 yevmiye nolu gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyeti Y. Z. E.’a ait 2460 ada 1 parsel sayılı taşınmazı satın aldığını, murisin satın aldığı taşınmaz üzerine 4 katlı bina yaptırdığını, gayrimenkul satış vaadi tarihinde, satış vaadinde bulunan Y. Z. E. isimli şahsın aynı noterde davalıya vekaletname verdiğini, murisin kanser hastası olması sebebiyle tapuyu üzerine alamadığını, davalı M.’ten olan çocuklarını düşünerek satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı bu taşınmazların tapusunun davalı M. A. adına çıkartılmasına muvafakat ettiğini, bu durum karşısında davacıların mağdur olduğunu, çünkü yapılan bu işlemin açıkça ölüme bağlı olarak mirastan mal kaçırma işlemi olduğunu, davalının, murislerini manevi yönden etkileyerek ve ölmeden kısa bir süre önce de tapunun üzerine geçirilmesini sağladığını, davacıların mahfuz hisseli mirasçılar olarak mağdur olduklarını ileri sürerek davaya konu taşınmazın tapusunun iptali ile mahfuz hisseleri oranında davacılar adına tescilini istemişlerdir.

Ne var ki, davacı vekilinin gerek 4.2.2002 tarihli ilk celsede dava dilekçesini açıklayarak tutanağa aynen geçen < …Gerçek istemimiz muris E. C.’ın ölüme bağlı tasarrufu nedeniyle tasarruf nisabını aşan miktarın tenkis edilmesidir.> şeklindeki beyanları; gerek 14.2.2006 tarihli celsedeki < …Açtığımız dava muris muvazaasına dayanan iptal davası olmayıp tenkis davasıdır. Muris uzun yıllar yurt dışında çalışarak para kazanmıştır. Bununla tek mal varlığı olan davaya konu taşınmazı satın almıştır…> biçimindeki açıklaması karşısında,davacıların açtıkları davanın tenkise ilişkin olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Davacı taraf dilekçesine açıklık getirdiği her iki beyanında da açıkça tenkis istediklerini bildirmekle hakim bu talep dışına çıkamaz ve bu isteğe göre hangi kanun hükmünün uygulanacağını tespit edip uygulamak zorundadır.

Eldeki davada yerel mahkemece, davacının tenkise yönelik açık beyanlarına karşın, yapılan hukuki nitelemede dava muris muvazaası olarak kabul edilmiş; araştırma da bu niteleme çerçevesinde gerçekleştirilmiş; sonuçta 01.04.1974 tarih ve 1/2 Sayılı YİBK çerçevesinde değerlendirme yapılarak davanın reddi yoluna gidilmiştir.

Dosya içeriğine göre, davacıların miras bırakanı 12.06.1991 tarihinde, Y. Z. E.’dan 2460 ada 1 parsel sayılı taşınmazı satış vaadi sözleşmesi ile satın almış; 22.05.2001 tarihinde ise aynı taşınmaz Y. Z. E. tarafından davalı M. A.’e satılmıştır. Davacılar aslında taşınmazın miras bırakanları adına tapuda tescilinin yapılacakken, davalı adına tescil edildiğini, oysa taşınmazın miras bırakanlarının yurt dışındaki çalışması sonucunda kazandığı para ile satın alındığını, saklı paylarının zedelendiğini ileri sürerek, tenkis istemişler; duruşmalarda da bu taleplerini açıkça dile getirmişlerdir.

Öyleyse Yerel Mahkemece, davacıların talebinin tenkise yönelik olduğu gözetilerek, tenkis koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmalı ve sonucuna göre hüküm kurulmalıdır.

Açıklanan nedenlerle, aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: 1- Yerel mahkeme kararında geçen (usul ve yasaya uygun bulunan bozma ilamına uyulmasına) ibaresinin karardan ÇIKARTILMASINA,

2- Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Posted in >>İptal mi Tenkis mi, 3-MİRAS HUKUKU | Tagged , , , , , , | Leave a comment

Kamulaştırmasız El Atma-Uygulanacak Faiz Oranı

T.C. YARGITAY

12.Hukuk Dairesi
Esas: 2011/5396
Karar: 2011/22096
Karar Tarihi: 15.11.2011

ÖZET: Kamulaştırma bedelinin arttırılması ilamlarında olduğu gibi, kamulaştırmasız el atma ilamlarında da ilamın kesinleştiği tarihe kadar geçen dönem için ilam uyarınca yasal faiz, kesinleşme tarihinden sonraki dönem için ise kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerekir. O halde mahkemece, takip dayanağı ilamın kesinleşip kesinleşmediği araştırılarak bilirkişiden ek rapor alınarak oluşacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekir.

(2709 S. K. m. 35, 46) (2942 S. K. m. 38) (3095 S. K. m. 1) (ANY. MAH. 10.04.2003 T. 2002/112 E. 2003/33 K.)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü.

Karar: Kamulaştırmasız el atma davaları uygulamada sıklıkla karşılaşılan davalardan olmakla birlikte, yasa ile düzenlenmiş değildir. Bu konuya ilişkin tek yasal düzenleme olan 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanununun 38. maddesi de 10.04.2003 tarih ve 2002/112 E. 2003/33 K.sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiştir. Uygulamada kamulaştırmasız el atma davaları; İBK., HGK ve Hukuk Dairelerinin içtihatlarıyla yön bulmaktadır. Konunun Dairemizi ilgilendiren yönü ise, bu nevi davalarda hükmedilen tazminatların zamanında ödenmemesi halinde uygulanacak faizin ne tür ve oranda olması gerektiği noktasındadır. Zira kamulaştırma yasası gecikme faizini öngörmemektedir. Bu cümleden olmak üzere, HGK. kararları ve Dairemizin istikrar bulmuş içtihadlarında; hükmünden farklı olarak,

Bu bağlamda mülkiyete saygı hakkının ihlalinin, mahkemelerin, kamulaştırmasız el atmaya maruz kalan kişiler lehine hükmettikleri tazminat tutarının tayininde, yargılama süresi ile enflasyon arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkan değer kaybını dikkate almalarına imkan sağlayan yasal bir düzenlemenin olmayışından da kaynaklandığı, bu nedenle adil tatmin taleplerinin karşılanması gerektiği hususu benimsenmeye başlanmıştır.

Tüm bu açıklamalar ışığında idare, kendisine Anayasa tarafından tanınan olanak ve yetkileri yasaya uygun bir biçimde kullanmaksızın taşınmaza el atarak kamulaştırma ilkelerine aykırı davranamaz. Anayasa'nın 46. maddesinde öngörülen kamulaştırma, Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkına getirilmiş anayasal bir sınırlama olmakla, Dairemizce içtihat değişikliğine gidilerek, özü ve vardığı hukuki sonuç itibariyle aynı nitelikler taşıyan kamulaştırmasız el atmaya ilişkin ilamlarda hüküm altına alınan tazminatlara da Anayasanın 46/son maddesinde düzenlenmiş olan kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bu açıklamadan sonra somut olayın incelenmesinde;

Takip dayanağı İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 07.12.2009 tarih ve 2009/140-478 sayılı kamulaştırmasız el atma nedeni ile tazminat ilamının hüküm fıkrasında; 424.565,57 TL'nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline> hükmedilmiş, bu ilama dayalı olarak, 10.06.2010 tarihinde borçlu Karayolları Genel Müdürlüğü hakkında ilamlı takip yapılmıştır.

Takip talepnamesinde ve icra emrinde, asıl alacak olan 424.565,57 TL’sına 139.199,34 TL işlemiş faiz istenmiş, talepnamede bu faizin, 25.03.2009-18.11.2009 tarihine kadar yıllık %30 faiz, 19.11.2009-12.06.2010 tarihine kadar yıllık %23.4 faiz, takip tarihinden itibaren ise tahsil tarihine kadar aylık %1.95 faiz oranı üzerinden işleyecek faiz talebinde bulunulmuştur.

Borçlunun, uygulanması gereken faiz oranının %9 faiz olması gerektiğini belirterek işlemiş faize ve uranlarına itirazı üzerine, mahkemece, 3095 Sayılı Yasa’nın 1. maddesi kapsamında yasal faiz oranlan üzerinden inceleme yapan bilirkişi raporu esas alınarak hüküm kurulmuştur.

Bilirkişi raporunda ise, takip tarihinin 16.06.2010 olmasına rağmen 12.06.2010 olarak gösterildiği ve bu hatalı değerlendirmeye göre faiz hesabı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, kamulaştırma bedelinin arttırılması ilamlarında olduğu gibi, kamulaştırmasız el atma ilamlarında da ilamın kesinleştiği tarihe kadar geçen dönem için ilam uyarınca yasal faiz, kesinleşme tarihinden sonraki dönem için ise, 17.10.2001 tarihinde yürürlüğe giren 4709 Sayılı Kanunla değişik Anayasa’nın 46/son maddesi hükmü uyarınca, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanması gerekir. O halde mahkemece, takip dayanağı ilamın kesinleşip kesinleşmediği İzmir 10. Asliye Hukuk Mahkemesi’nden araştırılarak yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda bilirkişiden ek rapor alınarak oluşacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle bu aşamada yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca bozulmasına, 15.11.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

Posted in >>Kamulaştırmasız El Atma- Faiz Oranları, 6-İDARE HUKUKU | Leave a comment

Mirasta Terekenin Tespiti- Saklı Pay Hesap Usulü

T.C. YARGITAY

2.Hukuk Dairesi

Esas:  2003/5672

Karar: 2003/8996

Karar Tarihi: 17.06.2003

ÖZET: Somut davada, murisin terekesi belirlenmemiştir. Tenkis davalarında tereke mevcudunun mahkemece resen araştırılması zorunludur. Tarafların sonradan terekeye dahil taşınır veya taşınmaz başka mal bulunduğunu iddia etmeleri, iddia veya savunmanın genişletilmesi niteliğinde kabul edilemez. Öncelikle terekenin tespiti muris adına olan mal varlığı taraf vekillerinin beyanı da alınarak belirlenmelidir.

(4722 S. K. m. 17) (1086 S. K. m. 75) (743 S. K. m. 453, 503, 505, 506, 512) (YİBK. 11.11.1994 T. 1994/4 E. 1994/4 K.)

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün temyiz eden vekili Av. A.U. ile karşı taraf vekili Av. Y.Y. geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Miras ölüm günündeki hükümlere göre mirasçılara intikal eder (4722 S.K. md.17).

Karar: 1- Mahkemece bozma ilamlarına uyulmuş ancak bozma gerekleri yerine getirilmemiştir.

2- Murisin terekesi belirlenmemiştir. Tenkis davalarında tereke mevcudunun (temlik içi-temlik dışı) mahkemece resen araştırılması zorunludur. Tarafların sonradan terekeye dahil taşınır veya taşınmaz başka mal bulunduğunu iddia etmeleri, iddia veya savunmanın genişletilmesi niteliğinde kabul edilemez. Şu halde öncelikle terekenin tesbiti muris adına olan mal varlığı taraf vekillerinin beyanı da alınarak belirlenmelidir (HUMK. 75. m.).

3- Tereke kapsamındaki menkul- gayrimenkul mal varlığı hakkındaki bilgi, belge ve kayıtlar dosyaya celbedilmelidir. Bu bağlamda dosya içinde dava konusu 533 parsel nolu taşınmaz ile temlik dışı 54 parsel nolu taşınmaz dışında diğer taşınmazların tapu kayıtları bulunmamaktadır. Kayıtların dosyaya intikali sağlanmalıdır.

4- Tereke mevcudu belirlenmediği gibi, terekenin murisin ölüm tarihi itibariyle değeri ve özellikleri de belirlenmemiştir. 28.6.1999 tarihli raporda yalnızca 533, 749, 1256 parsel nolu taşınmazların murisin ölüm tarihi itibariyle değerleri belirlenmiş, uyulan ikinci bozmadan sonra ise 2002 yılı itibariyle hesaplama yapılmıştır.

Davaya konu ve murisin adına olan tüm terekenin (temlik içi-temlik dışı) murisin ölüm tarihi itibariyle değerinin tesbiti; gerek sabit tenkis oranının hesaplanması, gerekse ihlal edilen mahfuz hissenin belirlenmesi için zorunludur. Dosya içinde bir kısım parseller hakkındaki değerlerin nasıl belirlendiği anlaşılamamakta, bu konuda ehil ve uzman bilirkişi raporları dosyada bulunmamaktadır. Bu sebeple tenkis raporundaki denetime elverişli olmayan hayali olarak tesbit edilen değerlere ve buna bağlı sabit tenkis oranına itibar edilemez. Yine Türk Kanunu Medenisinin 506. maddesindeki bölünmezlik durumunun da doğru, sabit tenkis oranına göre araştırılması, bölünemezlik durumunun tesbiti halinde davalıya tercih hakkının kullandırılması gerekir. Belirtilen hususlar yerine getirilmeden kullanılan tercih hakkı geçersiz olup hiçbir sonuç doğurmaz.

Tenkis (indirim) davası, miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası kazandırmaların (tebberru) yasal sınıra çekilmesini amaçlayan, öncesine etkili, yenilik doğurucu (inşai) davalardandır.

Tenkis davasının dinlenebilmesi için öncelikli koşul; miras bırakanın ölüme bağlı veya sağlar arası bir kazandırma işlemi ile saklı pay sahiplerinin haklarını zedelemiş olmasıdır. Saklı payların zedelendiğinden söz edilmesi ise kazandırma konusu tereke ile kazandırma (temlik) dışı terekenin tümü ile bilinmesiyle mümkündür. Tereke miras bırakanın ölüm tarihinde bırakmış olduğu mameleki kıymetler ile, iadeye ve tenkise tabi olarak yaptığı kazandırmalardır. Bunlar terekenin aktifini oluşturur. Miras bırakanın borçları, bakmakla yükümlü olduğu kişilerin bir aylık nafakası, terekenin defterinin tutulması, mühürlenmesi, cenaze masrafları gibi giderler de pasifidir. Aktiften, belirtilen borçların indirilmesi net terekeyi oluşturur. Tereke bu şekilde tesbit edildikten sonra mirasın açıldığı tarihteki fiyatlara göre değerlendirilmesi yapılarak parasal olarak miktarının tesbiti gerekir (MK.454). Miras bırakanın Medeni Kanunun 453. maddesinde belirlenen mahfuz hisseye tecavüz edip etmediği bulunan bu rakam üzerinden hesaplanır. Tasarruf oranı aşılmış ise tasarrufun niteliğine göre icap ederse kazandırma işleminde, saklı payları zedeleme kastının bulunup bulunmadığı objektif (nesnel) ve sübjektif (öznel) unsurlar dikkate alınarak belirlenmelidir. Zira tasarruf oranını aşan her kazandırmada saklı paylan zedeleme kastının varlığından söz edilemez.

Mutlak olarak tenkise tabi tasarruflarda (ölüme bağlı tasarruflar veya Medeni Kanunun 507. maddesinin 1, 2 ve 3 fıkrasında gösterilenler) veya mahfuz hisseyi ihlal kastının varlığı kesin olarak anlaşılan diğerlerinde özellikle muayyen mal hakkında tenkis uygulanırken Medeni Kanunun 512. maddesindeki sıralamaya dikkat etmek, davalı mahfuz hisseli mirasçılardan ise aynı kanunun 503. maddesinde yer alan mahfuz hisseden fazla olarak alınanla sorumluluk ilkesini gözetmek, dava konusu olup olmadığına bakılmayarak önce ölüme bağlı tasarruflarla davacının saklı payını tamamlamak, sonra sağlar arası tasarrufları dikkate almak gerekir. Bu işlem sırasında dava edilmeyen kişi veya tasarrufların tenkisi gerekeceği sonucu çıkarsa, davacının onlardaki hakkını dava etmemesinin davalıyı etkilemeyeceği ve birden çok kişiye yapılan teberru tenkise tabi olursa 505. maddede yer alan, alınanla mütenasip sorumluluk kuralı gözetilmelidir.

Davalıya yapılan tasarrufun tenkisine sıra geldiği takdirde, tasarrufun tümünün değeri ile davalıya yapılan fazla teberru arasında kurulan oranda (SABİT TENKİS ORANI) tasarrufa konu malın paylaşılmasının mümkün olup olmayacağı (MK.506) araştırılmalıdır. Bu araştırma sonunda tasarrufa konu mal sabit tenkis oranında bölünebilirse, bu kısımların bağımsız bölüm halinde taraflar adına tesciline karar verilmelidir.

Tasarrufa konu malın sabit tenkis oranında bölünmezliği ortaya çıktığı takdirde, sözü geçen 506. maddedeki tercih hakkı gündeme gelecektir. Böyle bir durum ortaya çıkmadan davalının tercih hakkı doğmadan, davalının tercihinin kullanması söz konusu olamaz. Daha önce bir tercihten söz edilmişse, sonuç doğurmaz. O zaman davalıdan tercihi sorulmak ve 11.11.1994 günlü 4/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı uyarınca sür’atle dava konusu olup sabit tenkis oranına göre bölünemeyen malın, tercih hakkının kullanıldığı gündeki fiyatlara göre değeri belirlenmeli ve bu değerin sabit tenkis oranıyla çarpımından bulunacak naktin ödetilmesine karar verilmelidir.

5- Kabule göre de;

Mahkemece taşınmazların bölünemezliği kabul edilmiş, ancak davacılar ve davalı adına hisseli tapu oluşturulmuştur.

Kıymetine noksan gelmeksizin taksimi kabil olmayan muayyen bir mal vasiyet edilipte işbu vasiyet tenkise tabi olursa, lehine vasiyet yapılan kimse, dilerse, tasarruf nisabı miktarını nakden alır, dilerse tenkisi lazım gelen miktarın kıymetini verip o malı talep eder (TKM. 506. m). Maddede öngörülen bu kuralın sadece mal vasiyetlerinde değil, sağlar arası tenkise tabi tasarruflarda da uygulanacağı hususunda Yargıtay ve doktrin görüş birliği halindedir. Türk Kanunu Medenisinin 506. maddesi uyarınca ödenecek naktin (kıymet), aynı hükme göre kullanılan tercih hakkı günündeki fiyatlar dikkate alınarak belirlenmesi gerekir (11.11.1994 gün 4/4 sayılı İ.B.K. gerekçesinden).

Buna göre bölünme mümkün ise <ayın> verilir. Aksi halde davalının seçim hakkına göre ya temlike konu şey davacıya bırakılır ve davalı tasarruf nisabını (mahfuz hisselerin alınmasından sonra geriye kalan kısmı) nakten alır, ya da davalı saklı payı vererek malı alıkor.

Mahkemece yasa hükmünün uygulanmasında hataya düşülmüş olup, yazılı şekilde karar verilmesi de doğru değildir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyize konu hükmün 1, 2, 3 ve 4. bentlerdeki sebeplerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların incelenmesine şimdilik yer olmadığına, duruşma için takdir olunan 275.000.000 TL. vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi.

 

Posted in >>Mirasta Terekenin Tespiti-Saklı Pay Hesap Usulü, 3-MİRAS HUKUKU | Leave a comment
« Older
Avukat FERDA ÇALGIN google-site-verification: google5fa1aee8795087d8.html