EVLAT EDİNME İŞLEMİNİN İPTALİ İSTEMİNDE DAVA SÜRESİNE İLİŞKİN ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesinin E: 2012/35, K: 2012/203 Sayılı Kararı

12 Temmuz 2013 CUMA Resmî Gazete Sayı : 28705
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2012/35

Karar Sayısı : 2012/203

Karar Günü : 27.12.2012

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN : Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi

İTİRAZIN KONUSU : 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde yeralan “…ve her halde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemidir.

I- OLAY

Aile mahkemesince, evlat edinme işleminin üzerinden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde öngörülen beş yıllık hak düşürücü sürenin geçmesi gerekçe gösterilerek reddedilen davanın temyiz incelemesini yapan ve itiraz konusu kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına varan Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi sözkonusu ibarenin iptali için başvurmuştur.

II- İTİRAZIN GEREKÇESİ

Başvuru kararının gerekçe bölümü şöyledir:

“Davacı, evlat edinmeyi ve bu ilişkinin kaldırılması sebebini öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl içinde dava hakkını kullanmıştır. Ancak evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçtiği için davası reddedilmiştir. Evlatlık ilişkinin kaldırılmasına ilişkin dava hakkının kullanılmasını, “evlat edinme işlemden itibaren beş yılla sınırlayan” Türk Medeni Kanununun 319. maddesi hükmü, Anayasanın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. Şöyle ki;

Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “…Türkiye Cumhuriyeti’nin, bir hukuk devleti” olduğu belirtilmiş; 11. maddesi ise “Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu, kanunların Anayasaya aykırı olamayacağını”, 36. maddesi, “herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip bulunduğunu” hükme bağlamış, 13. maddesinde ise, “temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı” belirtilmiştir.

Evlat edinme ile, evlat edinenle evlatlık arasında doğal soybağına yakın bir soybağı ilişkisi kurulmaktadır.(TMK. m. 282/2) Bunun sonucu olarak evlat edinme ile, ana ve babaya ait hak ve yükümlülükler evlat edinene geçmektedir. (TMK. m. 314) Türk Medeni Kanunu, evli bir kimsenin tek başına evlat edinmesine, Kanunda sayılan belirli durumlarda izin vermiş, bunun dışında evli bir kimsenin tek başına evlat edinmesinin mümkün olmadığını, eşlerin ancak birlikte evlat edinebileceklerini hükme bağlamıştır. Kanunun “eşler ancak birlikte evlat edinebilirler” (m.306/1) hükmü ile evli bir kimsenin, birlikte evlat edinmenin imkansız olduğu bazı durumlarda tek başına evlat edinmesine imkan veren 307. maddesinin ikinci fıkrasının iptali isteği, Anayasa Mahkemesine itiraz yoluyla götürülmüş, Yüksek Mahkeme, 9.7.2009 tarihli, 2004/38 esas, 2009/108 karar sayılı kararıyla, bu hükümlerin Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna vararak itiraz başvurusunu reddetmiştir. Kanun, kurulmuş olan evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını gerektiren sebepleri 317. ve 318. maddesinde göstermiştir. 318. madde “evlat edinme esasa ilişkin diğer noksanlıklardan biriyle sakatsa, Cumhuriyet savcısı veya her ilgilinin, evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını isteyebileceğini…” hükme bağlamış, “noksanlıklar bu arada ortadan kalkmış veya sadece usule ilişkin olup, ilişkinin kaldırılması evlatlığın menfaatini ağır biçimde zedeleyecek olursa bu yola gidilemeyeceğini” öngörmüştür. Anayasa Mahkemesine başvurulmasına karar verilen somut olayda, evli bir kimse, birlikte evlat edinmenin imkansız olduğu Kanunda gösterilen belli durumlar bulunmadığı halde, tek başına evlat edinmiştir. Başka bir ifade ile, Kanunun izin vermediği bir evlatlık ilişkisi kurulmuştur. Kanun, 319. maddesinde dava hakkının “evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşeceğini” hükme bağlamıştır. Bu maddede öngörülen “ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle dava hakkının düşeceğine” ilişkin düzenlemenin altında yatan temel sebep, evlat edinme ile kurulan soybağı ilişkisi üzerindeki çekişmeyi bitirmek ve bu ilişkinin her zaman dava ile ortadan kaldırılabilmesi imkanını vermemek suretiyle ilişkiye istikrar kazandırmaktır. Kuşkusuz kanun koyucunun bu amacı, Kanunun izin verdiği bir evlatlık ilişkisi kurulmuş ise anlaşılabilir. Ortada Kanunun kesin biçimde yasakladığı bir evlatlık ilişkisi söz konusu ise, bu ilişkinin kaldırılmasını dava etme hakkının, işlem tarihinden itibaren beş yılla sınırlandırılması, kanuna aykırı bir ilişkiyi ilelebet sürdürmek anlamına gelir ki, yasa koyucunun bunu arzulamadığı açıktır. O nedenle, madde metnindeki “ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl” ifadesi Anayasanın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmaz.

Öte yandan, Anayasanın 13. maddesi, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceğini, … bu sınırlamaların, … ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını” hükme bağlamıştır. Hukuk devletinin bir gereği olan “ölçülülük” ilkesi yasa koyucu için bağlayıcıdır. Bu ilke, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında vurgulandığı gibi “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerini içerir. “Elverişlilik”, getirilen kuralın ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik”, getirilen kuralın, ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık” ise, getirilen kural ile ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade eder. (Anayasa Mahkemesinin 27.10.2011 tarihli 2010/71 esas, 2011/143 karar sayılı kararı.) Ölçülülük ilkesi nedeniyle Devlet, sınırlamadan beklenen kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengeyi sağlamakla yükümlüdür. İtiraz konusu kural, “dava hakkını” ölçüsüz şekilde sınırladığından Anayasanın 13. maddesine ve Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” şeklindeki 11. maddesine aykırı bir düzenlemedir. Anayasaya göre “herkes, meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Bu hak, Anayasa’da herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmamıştır. İtiraz konusu kural, kişinin dava açma hakkını ölçüsüz bir şekilde sınırlandırmakta ve hakkın özüne dokunmaktadır. Somut olayda davacının, eşi sağ iken böyle bir dava açmakta korunmaya değer bir hukuki yararı bulunmadığından (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 7.12.1955 tarihli ve 11/24 sayılı kararı.) o ancak eşinin ölümünden sonra bu hakkını kullanabilecektir. Böyle bir halde, evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmiş ise, başka bir ifade ile, olayda olduğu gibi eşi, evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçtikten sonra ölmüş ise, işlem üzerinden beş yıl geçmiş olduğu için davacı hiçbir zaman dava açamayacak demektir. O nedenle sözü edilen kuralın, “hak arama özgürlüğünün” özüne dokunduğundan Anayasanın 36. maddesine de aykırı olduğu kanaatine varılmıştır.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi; kocanın soybağının reddi davası açma hakkını “her halde doğumdan başlayarak beş yılla” sınırlayan Türk Medeni Kanununun 289. maddesinin birinci fıkrasındaki “…her halde doğumdan başlayarak beş yıl. .” ibaresini, 25.6.2009 tarihli, 2008/30 esas, 2009/96 karar sayılı kararıyla Anayasaya aykırı bulmuş ve iptal etmiştir (R.G. 7.10.2009 gün ve 27369 sayı.) Babalık davasında da, çocuğun dava hakkını ergin olduğu tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süreye bağlayan Türk Medeni Kanununun 303. maddesinin ikinci fıkrasındaki “…hiç kayyım atanmamışsa çocuğun ergin olduğu tarihte işlemeye başlar…” hükmünü, 27.11.2011 tarihli, 2010/71 esas, 2011/143 karar sayılı kararıyla yine Anayasaya aykırı görerek iptal etmiş, bu hükmün iptali nedeniyle aynı maddenin ikinci fıkrasının kalan bölümünün de uygulanma olanağı kalmadığından iptaline karar vermiştir. (R.G. 7.2.2012 gün, 28197 sayı) Bu kararlarda ortaya konulan iptal gerekçeleri, evlat edinenle evlatlık arasındaki soybağı tesis eden “evlat edinme işleminin kaldırılması davası” için de geçerli olmak gerekir.

KARAR: Yukarıda açıklanan sebeplerle;

1- Davada uygulanacak kural niteliğinde olan Türk Medeni Kanununun 319. maddesinde yer alan “…ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl…” şeklindeki düzenlemenin; Anayasanın 2, 11, 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu kanaatine varıldığından, sözü edilen hükmün iptali için, Anayasanın 152′nci ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 40′ncı maddesi gereğince Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunda bulunulmasına,

2- Temyiz incelemesi bakımından, Anayasa Mahkemesine itiraz başvurusunun bekletici mesele sayılmasına, Anayasanın 152/3. ve 6216 sayılı Kanunun 40/5. maddesi gereğince, davanın temyiz incelemesinin, işbu başvurunun Anayasa Mahkemesinin kaydına giriş tarihinden itibaren beş ay süreyle bekletilmesine,

3- Gerekçeli başvuru kararının aslının, dava dosyası içindeki belgelerin aslına uygunluğu onaylı örneklerinin dizi listesine bağlanarak Anayasa Mahkemesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.”

III- YASA METİNLERİ

A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı

22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun itiraz konusu kuralın da yer aldığı 319. maddesi şöyledir:

Hak düşürücü süre

Madde 319- Dava hakkı, evlâtlık ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşer.”

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Başvuru kararında, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine dayanılmıştır.

IV- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 8. maddesi gereğince Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Fulya KANTARCIOĞLU, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN’ın katılımlarıyla 18.4.2012 günü yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

V- ESASIN İNCELENMESİ

Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatma BABAYİĞİT tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Başvuru kararında, itiraz konusu kural ile Kanun’un kesin biçimde yasakladığı bir evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını dava etme hakkının, işlem tarihinden itibaren beş yılla sınırlandırılmasının Kanun’a aykırı bir ilişkiyi ilelebet sürdürmek anlamına geleceği; bu durumun hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi dava hakkını ölçüsüz şekilde sınırladığı ve hak arama özgürlüğünün özüne dokunduğu belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 11., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 319. maddesi uyarınca, evlatlık ilişkisinin kaldırılmasına ilişkin dava hakkı, ilişkinin kaldırılmasını gerektiren sebebin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her hâlde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl geçmekle düşmektedir. Beş yıllık süre, evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlamaktadır.

Evlatlık ilişkisinin kaldırılması için öngörülen süreler, hak düşürücü süre olduğundan, hâkim tarafından yargılamanın her aşamasında kendiliğinden nazara alınacaktır. Bu nedenle Kanun’da öngörülen süre geçmiş ise dava, hak düşürücü sürenin geçirilmesi nedeniyle reddedilecektir.

Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.

Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.

Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanımına ilişkin düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.

Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi, hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz. Hak arama özgürlüğü demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Diğer taraftan, hukuki işlem ve kuralların sürekli dava tehdidi altında bulunması hukuk devletinin unsurları olan hukuki istikrar ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz.

Anayasa’nın 41. maddesinde, Türk toplumunun temeli olarak tanımlanan aile ve çocukların yüksek çıkarının korunması için tedbirler alınması devlete verilmiş bir ödevdir. Çocuğun korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça biyolojik anne ve babası ile kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahip olduğu düşünüldüğünde, bu hakkı ve işlevselliğini koruyan hak arama özgürlüğünü zedeleyecek nitelikteki kuralın, gözetilmesi gereken birey ve kamu yararı arasındaki adil dengeyi koruduğu söylenemeyecektir.

İtiraz konusu kuralda, evlatlık ilişkisinin kaldırılması davasının belli sürelerle sınırlandırılmasındaki amacın, çocuğun ve ailenin devamlı olarak dava tehdidi altında bulundurulmasını engelleyerek evlat edinme ilişkisine istikrar kazandırmak, aileyi ve çocuğu korumak, ailenin ve toplumun huzurunun bozulmasını önlemek olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Kanun’da kişinin kusuru olmaksızın, onu, vaktinde dava açmaktan alıkoyan haklı nedenlerin varlığından dolayı evlat edinme işleminin ortadan kaldırılması davasının süresinde açılamaması durumu için herhangi bir düzenleme öngörülmemiştir. Kanun’a göre evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren beş yıllık süre geçtikten sonra, gecikmeyi haklı kılan bir neden olsa bile evlat edinme işleminin kaldırılmasına ilişkin dava, süre yönünden reddedilecektir. Haklı nedenlerle evlatlık ilişkisinin kaldırılması ile ilgili sebebi, evlat edinme kararının kesinleştiği tarihten itibaren beş yıllık süre dolduktan sonra öğrenen kişinin, durumu geç öğrenmesine yol açan haklı nedenin varlığı değerlendirilmeden dava hakkını beş yıllık hak düşürücü süreye bağlayan itiraz konusu kural ile kişinin dava açma hakkı ölçüsüz bir şekilde sınırlanmakta ve hak arama hürriyetinin özü zedelenmektedir.

Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

Kuralın, Anayasa’nın 11. maddesi ile ilgisi görülmemiştir.

Mehmet ERTEN bu görüşe farklı gerekçeyle katılmıştır.

VI- İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU

Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Kanun, kanun hükmünde kararname ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.” denilmekte, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 319. maddesinde yer alan “…ve her halde evlât edinme işleminin üzerinden 5 yıl…” ibaresinin iptal edilmesi nedeniyle, doğacak hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince iptal hükmünün, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.

VII- SONUÇ

1- 22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nun 319. maddesinde yer alan “…ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,

2- 4721 sayılı Kanun’un 319. maddesinde yer alan “…ve her hâlde evlât edinme işleminin üzerinden beş yıl…” ibaresinin iptal edilmesi nedeniyle, Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası gereğince İPTAL HÜKMÜNÜN, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK ALTI AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE,

27.12.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Posted in ->> Evlat Edinme İşleminin İptali İsteminde Dava Süresine İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararı, 2-AİLE HUKUKU, ANASAYFA | Leave a comment

MEDENİ KANUNDA EVLAT EDİNME HÜKÜMLERİ

Evlat Edinme müessesesi 4271 sayılı Türk Medeni Kanunun (TMK) 305 ila 320. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Yasamızdaki düzenleme evlat edinmeyi tam bir soybağı ilişkisi olarak niteleyen katı sistemlerle, evlat edinme ilişkisini geri dönüşü kolayca mümkün geçici bir düzenleme olarak algılayan esnek sistemlerin arasında bir yöntem tercihiyle, karma bir anlayışla oluşturulmuştur. 

Yasal düzenleme incelendiğinde evlat edinme ilişkisi kurulurken çocuk ve erginlerin farklı değerlendirmeye tabi tutulduğu; çocukların evlat edinilmesine ilişkin düzenlemelerin çok daha ayrıntılı ve sıkı düzenlendiği; erginlerin evlat edinilmesi hallerinde gerektiğinde çocuklara ilişkin hükümlerin kıyasen uygulanmasına cevaz verildiği görülmektedir.

Bilindiği gibi yasalarımıza göre 18 yaşını tamamlamamış her birey çocuktur ve bu yasada küçük sözüyle ifade edilen de çocuklardır. Küçüklerin evlat edinilmesinde yasanın 320. maddesinin yollamasıyla aracılık faaliyetlerinde  Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü yetkilidir. (http://www.cocukhizmetleri.gov.tr/tr/html/10619/Kucuklerin+Evl_t+Edinilmesinde+Aracilik+Faaliyetlerinin+Yurutulmesine+Iliskin+Tuzuk).

Yine bu yasayla evlatlık ilişkisinin kurulabilmesi ancak mahkeme kararıyla mümkündür.

A-)Küçüklerin Evlat Edinilmesi:

Küçüklerin evlat edinilmesi iki yolla mümkün olmaktadır.

—Kurum Koruması altındaki bir çocuğun evlat edinilmesi.

—Kişilerarası anlaşma ile evlat edinme

Ancak hangi yolla olursa olsun küçüklerin evlat edinilmesinde Yasayla aranan koşulların tamamlanması gerekmektedir. Buna göre;

Evlat edinme işleminden evvel küçüğün en az 1(bir) yıl süreyle evlat edinecekler tarafından bakılmış olması ve evlat edinme işleminde küçüğün menfaatinin bulunması gerekmektedir. Evlat edineceklerin başka çocukları varsa,  evlatlık ilişkisi kurulurken onların menfaatleri de gözetilmelidir.

1-)Küçükleri Evlat Edinecekler Bakımından Koşullar:

Yasada küçükleri evlat edinecekler açısından birlikte ya da tek başına evlat edinme durumu farklı hükümlerle düzenlenmiştir. Buna göre;

a)- Resmi nikahla evli olanlar ancak birlikte evlat edinebilirler. Bunun için de ya en az 5 yıldan beri evli olmaları ya da eşlerden birinin 30 yaşını doldurmuş bulunması gerekmektedir.

Eşler en az 2(iki) yıl resmi nikahla evli olmak ya da 30 yaşını doldurmuş bulunmak koşuluyla birbirlerinin çocuklarını evlat edinebilirler.

Gerek eşlerin birbirlerinin çocuklarını ve gerekse başkasının çocuğunu evlat edinebilmek için evlilik süresi ve yaş koşulundan birini gerçeklemiş bulunmak  evlat edinmek için yeterlidir.

b)- Evli olmayanlar 30 yaşını doldurmuşlarsa tek başlarına evlat edinebilirler.

Evli olan eşlerden birinin;

—Sürekli olarak ayırtım yeteneğini kaybettiğine dair hakkında doktor raporu düzenlenmişse,

—En az 2(iki) yıldır nerede olduğu bilinmiyorsa

—Mahkeme kararıyla eşlerin en az 2(iki) yıl süreyle ayrı yaşamalarına karar verilmişse,

diğer eş 30 yaşını doldurmak koşuluyla tek başına evlat edinebilir.

2)-Küçük ve/veya Ebeveynler Bakımından Koşullar:

a)-Yaş Koşulu:

Yasada evlat edinilen çocuğun evlat edinenden an az 18 yaş küçük olması gerektiği belirtilmiştir.

b)-Rıza Koşulu:

Evlat edinilecek çocuk  ayırtım  yeteneğine sahipse, hakim tarafından kendi rızası mutlaka alınır.

Şayet çocuk vesayet altındaysa, vesayet makamından da izin alınmalıdır.

Aşağıda belirtilen istisna dışında, çocuğun ana-babasının da birlikte rıza vermesi gerekmektedir. Ebeveynler bu rızayı mahkemeye verecekleri bir dilekçe ile yazılı olarak ya da hakim huzurunda tutanağa geçirilmek suretiyle sözlü olarak da verebilirler. Rıza evlat edinme işleminden önce, evlat edineceklerin isimleri belirtilmeksizin de verilebilir.  

Ana-baba çocuğun doğumundan 6(altı) hafta geçmeden rıza veremezler. Usulüne uygun verilen rıza, verildiği tarihten itibaren 6 (altı) hafta içerisinde verildiği usulle geri alınabilir. Bundan sonra tekrar rıza verilmesi halinde bu kesindir, dönülemez.

bb)-Rızanın aranmayacağı haller:

Aşağıdaki haller gerçekleşmişse ana ve/veya babadan birinin rızası aranmayabilir:

—Kim oldukları bilinmiyorsa,

—Uzun süreden bu yana nerede oldukları bilinmiyorsa,

—Sürekli olarak ayırt etme yeteneklerini kaybettikleri belgelenmişse,

—Çocuğa karşı bakım ve özen yükümlülüklerini yerine getirmiyorlarsa.

Bu hallerde mahkeme rızayı değil  ana ya da babadan birinin rızasının aranıp-aranmayacağı hususunu karara bağlar.

Bu halde çocuk, ileride evlat edinilmek üzere kuruma yerleştirilir.

B)- Ergin ve Kısıtlıların Evlat Edinilmesi:

Evlat edinenin şayet alt soyu varsa, onun  açık onayıyla ve en az 5(beş) yıl süreyle evlat edinenle birlikte, aile ilişkisi içinde yaşamış olmak koşuluyla ergin veya kısıtlılar da evlat edinilebilir. 2005 tarihine kadar kendi altsoyu yani çocuğu bulunanların ergin veya kısıtlıları evlat edinmesi mümkün değil iken 2005 tarihinde 5399 sayılı yasanın 1.maddesiyle TMK.’nun 313. maddesinde yapılan ve 15.07.2005 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren değişiklikle altsoyu bulunanların evlat edinebilmesi, altsoyun onayına tabi kılınmıştır.

 Evlat edinilecek kişi evli ise eşinin de rızası aranır

 Medeni Yasa ergin ve kısıtlıların evlat edinilmesinde mümkün olduğunca kapsayıcı düzenleme yapma ihtiyacıyla belli bazı durumları başlık halinde saymıştır. Buna göre;

—Bedensel ya da zihinsel engeli nedeniyle sürekli yardıma ihtiyaç duyan kişi en az 5(beş) yıldan beri evlat edinecek kişi tarafından fiilen bakılıyorsa,

—Evlat edinilecek ergine, küçükken, evlat edinecek tarafından en az 5(beş) yıl süreyle fiilen bakılmışsa, 

—Evlat edinilecek ergin, en az 5(beş) yıldan beri evlat edinecekle  aile ilişkisi içerisinde, birlikte yaşıyorsa ve evlat edinme için haklı bir neden varsa,

ergin ve kısıtlılar evlat edinilebilir.

Yukarıda izah edilen düzenlemeler dışında küçüklerin evlat edinilmesi başlığıyla sıralanan koşullar hale uygun düştüğü ölçüde ergin ve kısıtlıların evlat edinilmesinde de kıyasen uygulanır.

C)-Evlatlık İlişkisinin Hükümleri

Yasalar nezdinde ana-babaya tanınan haklar evlat edinmeyle, evlat edinene geçer. Evlat edinilen küçük ise evlat edinenin soyadını alır; ergin ise kendi rızası varsa evlat edinenin soyadını alır.Evlat edinen şayet isterse, evlat  edindiği küçüğe yeni bir ad da verebilir.Eşler tarafından birlikte evlat edinilmek ve ayırtım yeteneğine henüz sahip olmamak koşuluyla, evlat edinilen küçüğün nüfus kaydına ana-baba ismi olarak evlat edinenlerin isimleri yazılır.

Evlat edinilen hem eski ailesinin mirasçısı olmakta devam eder ve hem de evlat edinene mirasçı olur. Ancak evlat edinen evlat edindiğinin mirasçısı olamaz.

Evlat edinilenin eski ve yeni nüfus kayıtları arasında, kayıtlar üzerinde gerekli irtibat kurulur. Ancak evlat edinme  işlemi ile ilgili belge, bilgi ve kayıtlar mahkeme kararı ya da evlat edinilenin rızası olmaksızın açıklanamaz.

D)-Evlat Edinme İşleminde Şekil ve Usul

Evlat edinme ancak bu hususta verilecek mahkeme kararıyla hüküm ifade eder. Bu konuda karar vermeye yetkili mahkeme tek başına evlat edinme işleminde evlat edinecek olanın ikameti, birlikte evlat edinmelerde ise eşlerden birinin ikamet yeri aile mahkemesidir.

Evlat edinme başvurusundan sonra evlat edinenin ölmesi ya da ayırtım yeteneğini kaybetmesi, evlatlık ilişkisinin diğer koşullarını etkilememişse evlat edinme işlemine engel olmaz. Evlat edinme başvurusundan sonra evlat edinilecek ergin olursa, küçüklerin evlat edinilmesine ilişkin hükümler bakidir.

Medeni Yasamız konuya atfettiği öneme uygun olarak evlat edinme taleplerine ilişkin araştırma hususunda hakime büyük sorumluluk ve geniş yetkiler tanımıştır. Hakim res’en her türlü araştırmayı yapabilir, tarafları dinler, uzman görüşüne başvurur. Tüm bu araştırmalar kurulmak istenen evlatlık ilişkisinin amaca uygunluğunun, gerçekliğinin, tarafların menfaatlerine sağlayacağı katkının anlaşılmasına  hizmet etmelidir. 

E)-Evlatlık İlişkisinin Kaldırılması

Medeni Yasamızın benimsediği sistem gereği kurulacak evlatlık ilişkisiyle soybağına çok yakın ciddi bir bağ tesis edilmektedir. Bu itibarladır ki, kurulan evlatlık ilişkisinin sonradan kaldırılması  kısıtlı koşullarla mümkün olabilmektedir.

Yukarıda etraflıca bahsedildiği üzere evlatlık ilişkisinin kurulması esasen rızaya tabidir. Yasal sebepler bulunmadığı halde mutlak rıza koşuluna aykırı olarak verilen evlat edinme kararının kaldırılmasını istemek mümkündür. Evlatlık ilişkisinin kurulması kararında aranması gereken diğer koşulların eksikliği halindeyse şayet eksiklik sonradan ortadan kalmış ya da sadece usul işlemlerine ilişkinse evlat edinme kararının kaldırılması istenebilir. Ancak her iki halde de evlat edinilenin menfaatleri ölçü kabul edilir. Eğer evlatlık ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi evlat edinilenin menfaatinin ağır biçimde zedelenmesine neden olacaksa bu karardan kaçınılır.

Rıza koşulu ihlal edilmişse rızası alınması gereken kişiler, diğer hallerde Cumhuriyet Savcısı veya her ilgili evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını talep edebilir. Dava hakkı, dava sebebinin öğrenilmesinden itibaren 1(bir) yıl ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden 5(beş) yıl geçmekle düşer. Bu süre hak düşürücü süredir.

 

 Yazarın notu: Bu makale 20/Mayıs/2013 tarihinde aşağıdaki linkte yayınlanmıştır.

http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1633.htm

 

Posted in ->>Medeni Kanunda Evlat Edinme Hükümleri, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment

Anlaşmalı Boşanma Nedir, Nasıl Gerçekleşir

Yaygın ismiyle anlaşmalı boşanma esasen Türk Medeni Kanununda (TMK) sayılan  boşanma nedenlerinden 166. maddede ifade edilen”evlilik birliğinin sarsılması” temeline dayalı olarak, anılan maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenmiştir. Anlaşmalı boşanma olarak adlandırılan bu usul, belli koşulların gerçekleşmesi halinde boşanmanın en seri şekilde sonuçlandığı yasal yoldur. TMK 166/3. madesine göre gerçekleşmesi gereken koşullar ise şunlardır:

1- Boşanmayı talep eden eşlerin en az 1(bir) yıldan bu yana resmi nikahla evli bulunmaları,

2- Boşanma talep eden eşlerin 18 yaşından küçük ortak çocukları varsa , bu çocukların velayeti konusunda anlaşmaları,

3- Boşanacak eşlerin nafaka, maddi-manevi tazminat hakları konusunda da anlaşmaya varmış olmaları gerekmektedir.

Dava, eşlerden birinin ikamet yerinde ya da davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerdeki aile mahkemesine verilecek bir dilekçeyle açılır. Aile mahkemesi olmayan yerlerde dava asliye (aile mahkemesi sıfatıyla) hukuk mahkemesinde açılır. Davayı eşler birlikte açabileceği gibi, eşlerden birinin açtığı davayı diğerinin kabul etmesi halinde de aynı koşul sağlanabilir.

Anlaşma metni (protokol) ya boşanma dilekçesi ekinde mahkemeye sunulur ya da doğrudan hakim huzurunda karşılıklı beyanla tutanağa geçirilir. Hazırlanan anlaşma metni sonradan husumet yaratmayacak nitelikte olmalıdır. Ancak uygulamada buna  uyulmaksızın hazırlanmış protokollere mahkemelerce de değer verilerek boşanmaların gerçekleştiğine sıkça rastlamaktayız.

Hakimin karar vermeden önce tarafları bizzat dinlemesi şarttır. Şayet gerekli görürse hakim bu anlaşmada değişiklikler yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca kabulü gerekir.

Protokole eşlerin mal paylaşımına ilişkin hükümler de konulabilir. Protokolde böyle bir hüküm var ise geçerlidir. Ancak eşler arasında böyle bir anlaşma yapılmamışsa, boşanma kararının kesinleşmesinden sonra malların tasfiyesi için dava açılmalıdır.

 

 

Posted in ->>Anlaşmalı Boşanma Nedir, Nasıl Gerçekleşir, 2-AİLE HUKUKU, ANASAYFA | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment

Çocukla Kişisel İlişki Kararının İcrasında Giderler

T.C. YARGITAY

12.Hukuk Dairesi

Esas: 1984/638

Karar: 1984/3162

Karar Tarihi: 19.03.1984

ÖZET: İstek sahibi ana veya baba çocuğun bulunduğu yere gitmek ve oradan çocuğu

teslim almak ve yine aynı şekilde ve yerde teslim etmek yükümlülüğü altındadır.

İstek sahibi çocuğu teslim almak ve teslim etmek için yaptığı giderleri de

üstlenmek zorundadır ve diğer taraftan isteyemez. Olayda çocuğun annesi

tarafından bir engelleme yapılmamıştır. Borçlu ana çocuğun teslimi için alacaklı

babanın yaptığı giderleri bu durumda yüklenmek zorunda değildir. Merciin aksine

olan görüşünde isabet yoktur ve merci kararı bozulmalıdır. Continue reading »

Posted in ->> Çocukla Kişisel İlişki Kararının İcrasında Giderler, 2-AİLE HUKUKU | Tagged , , , , , | Leave a comment

Çocukla Kişisel İlişki Kararı

T.C. YARGITAY

12.Hukuk Dairesi

Esas: 2006/10187

Karar: 2006/12876

Karar Tarihi: 15.06.2006

ÖZET: Mahkeme kararında; müşterek çocuğun, anne tarafından belirtilen yere

götürüleceğine dair bir ibare bulunmamaktadır. Bu nedenle baba, çocuğu ile

kişisel ilişkisini temin amacıyla yaptığı masrafları, ulaşım ve benzeri sair

giderleri üstlenmek zorundadır. İlamın infazının, borçlu tarafından engellendiği

iddiası da kanıtlanmış değildir. Şikayetinin kabulüne karar verilmesi gerekir.

(4721 S. K. m. 323, 324) (2004 S. K. m. 25, 25/A)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde

temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya

mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Kadıköy 5 nolu Aile Mahkemesince verilen, 27.12.2005 tarih, 2005/195-110 sayılı

müşterek çocukla, şahsi münasebet tesisine dair takibe konu edilen ilamda;

<davacı babanın, her hafta, pazar günü, sabah saat 10:00 ile, akşam 16:00

saatleri arasında, tarafların müşterek yakını, davacının kardeşinin evinde,

davalının da hazır bulunacağı ortamda görüşmeleri sureti ile> kişisel ilişkinin

belirlenmesine hükmolunmuştur.

Anılan kararda; müşterek çocuğun, <anne tarafından> belirtilen yere

götürüleceğine dair bir ibare bulunmamaktadır. Bu nedenle baba, çocuğu ile

kişisel ilişkisini temin amacıyla yaptığı masrafları, ulaşım ve benzeri sair

giderleri üstlenmek zorundadır. İlamın infazının, borçlu tarafından engellendiği

iddiası da kanıtlanmış değildir.

Dayanak ilamda yer verilmemesine rağmen müşterek çocuğun <davalı borçlu

tarafından getirilerek hazır bulundurulmasına> dair takip talebi düzenlenmesi

de, ilama aykırılık teşkil etmektedir.

Açıklanan nedenlerle borçlu şikayetinin kabulüne karar verilmesi gerekirken,

yazılı şekilde reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının

yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA,

15.06.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

 

Posted in ->>Çocukla Kişisel İlişki Kararı, 2-AİLE HUKUKU | Tagged , , , , , , , | Leave a comment

Şiddet ve Toplumsal Cinsiyet Anlayışı

         
YAZAN :Av. FERDA ÇALGIN

 

           Tarihi insanlıkla eş olan şiddet, kısaca kişiyi güç ve baskı uygulayarak iradesi dışında davranmaya zorlamak şeklinde tanımlanabilir. Bu anlamda gösterilen güç ya da uygulanan baskı dövme, yaralama, işkence etme, öldürme şeklinde fiziksel ve somut olabileceği gibi; zorlama, aşağılama, dışlama, tehdit etme, şantaj şeklinde ruhsal ve soyut da tezahür edebilir. Ancak sonuç olarak şiddet mağduru için yoğun bir acı sözkonusudur.

           Şiddet, kaynağı bakımından saldırganlık duygusuyla bağlantılıdır. Bu yanıyla ilkel insandan ayrı düşünülemeyen bu güdü sosyalleşme ve eğitim düzeyiyle doğrudan ilgilidir.

           Şiddet kavramıyla ilgili diğer önemli bir husus da neyin şiddet sayılıp-sayılmadığıyla ilgili kişi, toplum ve zamanlara göre değişkenlik gösteren şiddet algısı denilen durumdur.Aynı tutum ve davranış bir kişi ya da toplumda şiddet içeren davranış sayılırken, başka bir kişi ya da grup için normal davranış olarak algılanmaktadır. Sözgelimi töre cinayeti olarak adlandırılan davranış biçimi eğitim ve dolayısıyla bilinç düzeyi yüksek bir toplulukta şiddet olarak algılanırken, bu davranışın yaşandığı topluluklarda olağan bir sonuç olarak algılanmaktadır.

          Şiddet, türleri bakımından da çeşitlilik göstermektedir. Aslına bakılırsa bu çeşitliliğin kapsamı bile şiddet algısına göre artmak ya da azalmaktadır. Örneğin bazı kesimlerde ekonomik, politik ve inanç farklılığına dayalı ya da iş yerinde çalışana uygulanan şiddet hala normal bir davranış olarak algılanırken, daha üst bilinç guruplarında şiddet olarak tanımlanmaktadır. İçinde bulunduğumuz sosyolojik yapı içinde belki de sonucu itibariyle en can yakıcı olmasından dolayı günümüzde bilinen en yaygın şiddet biçimi cinsiyet farklılığına dayalı olan kadına ve çoğunlukla dolayısıyla çocuğa yönelik olarak yaşanan şiddettir.

         Toplumsal cinsiyet kısaca, sosyal yönden kadın ve erkeğe verilen roller, sorumluluklar olarak tanımlanabilir. Dünyaya gelirken cinsiyet tercihinde bulunmak olanaklı değildir; cinsiyet farklılığı tıpkı ölümlü olmak gibi biyolojik varlığımızın doğal bir niteliğidir. Ancak  salt cinsiyet farklılığından kaynaklanan yapay ayrım süreci kız bebek için pembe, erkek bebek için mavi eşyaların tercih edilmesiyle daha doğmadan evvel işlemeye başlar. Bu yapay çerçeve iki cinsin toplumsal yaşama katılım düzeyi ve toplumsal alanda temsiliyetlerini de farklılaştırır. Örneğin kadın ev içi gibi özel alanda tutulurken, erkeğin dışarıda kamusal alanda kendini ifadesi uygun görülür. Çalışma alnından,siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden,eğitime kadar her tür kamusal alanda cins temeline dayalı bu görüntü toplumsal cinsiyet eşitsizliğini oluşturur..

          Kadına yüklenen en önemli sorumluluk analıktır. Ancak toplumsal olarak güçsüz görülen , desteklenmeyen kadın bu rolünü de gerektiği gibi yerine getiremez.

          Kadın ev idaresinden sorumludur. Ancak ev işleri yapıldığı sürece hizmeti görülmez, üstelik bunun maddi bir karşılığı olmadığı için çalışma tanımına da girmez ve kadın sosyal güvencesi olmadan on-oniki saat çalışmasına karşın, ekonomik yönden eşine bağımlıdır.

          Kadın aslına bakılırsa ev içindeki her türlü hizmetle yükümlüdür. Bu hizmet kavramına eşinin cinsel isteklerini yerine getirmek de dahildir. Kadının bu yönde fikir beyanı hoş karşılanmaz.

          Kadın şayet çalışıyorsa, kazancını kendi başına değerlendirme hakkına sahip olmadığı düşünülür. Üstelik yine de asıl yerinin ev olduğu düşüncesiyle çalışma alanı genellikle evin uzantısı sayılabilecek hemşirelik, öğretmenlik, sekreterlik gibi işlerdir.

         Kadın, güçsüz olduğuna yönelik algıya uygun olarak kendi başına namus bilinci geliştiremez, kendini korumaktan aciz bulunur. Bu sebeple kamusal alanda faaliyetleri erkek cinsi tarafından kısıtlanır , denetlenir.

         Kadına yönelik cinsiyet farklılığına dayalı şiddetin kaynağı irdelendiğinde, toplumsal inanç , eğitim ve benzeri şekillenmelerin toplumsal cinsiyet algısında etkili olduğu görülür.İnsani değerleri ve mental yetileri öteleyen salt biyolojik farklılığa göre şekillenmiş toplumsal cinsiyet anlayışı, zaman içinde geliştirdiği statü sıralamasında kadını erkeğin daha aşağılarında bir yere itmiştir.Bu durum erkek cinsinin algısında kadına şiddet uygulama hakkının olduğu sonucunu doğurmuştur.Şiddet uygulayan erkek çoğunlukla namusumu korudum, bana karşı geldi, yemeğimi zamanında hazırlamadı… şeklinde  gerekçeler sunar.

        Toplumsal cinsiyet eşitliğinin temini için bireyin fırsatları kullanma , hizmet ve kaynaklara ulaşmada cinsiyet farklılığına maruz kalmaması sağlanmalıdır.Her türlü ayrımcılık gibi cinsiyet ayrımcılığının da başta temel insan haklarına aykırılığı toplumun en alt katmanlarına kadar her kesim tarafından tanınmalı ve özümsenmelidir.
                                                      

 

Posted in 2-AİLE HUKUKU | Tagged , , , , , , , , | Leave a comment
Avukat FERDA ÇALGIN google-site-verification: google5fa1aee8795087d8.html